12 Aralık 2010 Pazar

Cipli Müslüman'a karşı Müslüman sol

Son çeyrek yüzyılda Birikim Dergisi’nin sayfalarında ortak bir ahlak, duruş, siyaset nasıl mümkün olur diye soruldu. Arkasından İslami kesimle sosyalistler birçok mecrada bir araya geldi. Doğudan diye güzel bir dergi çıktı. Şimdi bu fikri mesaiden etkilenen zikir meydanda.
HAS Parti garip parti. Milli Görüş çizgisinden geliyor. Erbakan’ın hülleci, Erdoğan’ın burjuva (onlar cipli diyorlar) İslamcı siyasetine uzak duran, sermayadarları tehdit eden ve bunu Marksizm’in de dilini kullanarak yapan bir duruşu var.

Programdan şaşırtıcı cümleler
Merak eden programlarına bir baksın: “Devlet emek ile sermayenin pazarda karşı karşıya geldiği ortamda, zayıf olan emeği koruyucu önlemler almak zorundadır… İnsan, piyasadan da, devletten de önceliklidir… (Has Parti) İnsanın ve toplumun devlet ve piyasa tarafından yutulmasına izin vermeyen politikalar izler... Vatandaşlık maaşı, temel bir yurttaşlık hakkı olarak hayata geçirilecektir. Para, çevre, doğal kaynaklar ve emek gibi tabiatı icabı meta olmadığı için piyasa konusu edilemeyen şeylerin değeri piyasada adalete uygun bir şekilde belirlenemez.”
HAS Parti programından cımbızladığım yukarıdaki cümlelerin herhangi bir solcuda heyecan yaratmaması zor.

Marx ve Polanyi
Sanki birileri Marx ve Polanyi’yi okumuş sonra Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu’ndan el alıp, parti programı yazmış. HAS Parti’nin iki önemli sosyalisti, Zeki Kılıçarslan ve Cem Somel’in bugün yayımlanan söyleşilerinde de ciddi bir umut var.

HAS Parti ‘Sol’ olabilir mi?
Ancak HAS Parti’yi sosyalizmi savunacak bir parti olarak görmek kolay değil. Öncelikle Cem Somel’in “Sol kavramının anlamı kalmadı” saptaması nedeniyle solu yıpratan mı, sola yaslanan bir parti mi olacağını söylemek zor. Ancak Zeki Kılıçarslan’ın “AKP nasıl sağa oturduysa, Has Parti sola doğrudur” çıkarmasına da sevinmemek elde değil.
Hangisi haklı göreceğiz.Ben beklemedim, kendisi de imam hatipli olan ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ı aradım. Ona sordum. O benden daha karamsar. Ancak içimden bir ses, programında “Bütün insanlar varlık âlemindeki nimetlerin eşit ortağıdır” diyen bir partiye uzaktan da olsa sempati duymamak zor diyor.


HAS Kapital

HAS Kapital

HAS Kapital

12/12/2010

EMEP'ten Prof. Cem Somel ve Türkiye Birleşik İşçi Partisi'nden Prof. Zeki Kılıçarslan istifa edip Numan Kurtulmuş'un HAS Partisi'ne geçti. Yılların iki koyu sosyalisti, Milli Görüş kökenli bir hareketin içinde. Neden? Prof. Zeki Kılıçarslan anlatıyor.

EZGİ BAŞARAN (Arşivi)

Siz Türkiye Birleşik İşçi Partisi başkanıydınız, şimdi HAS Parti’nin kurucularındansınız… Nasıl oluyor? Mehmet Bekaroğlu’yla Ertuğrul Günay’ın “Müslüman sol” diye bir girişimi vardı. O zamandan beri Bekaroğlu’yla hem o sıradaki partim hem de ben çeşitli defalar görüşüyorduk. Her kesimden 30’ar kişilik gruplar olarak toplantılar düşünün.

Ne konuşuluyordu o toplantılarda? “Şimdiye kadarki sömürü düzenlerine karşı ayrı ayrı mücadele ettik, kula kulluğa ve adaletsizliğe karşı güçlerimizi birleştiriyoruz” cümlesi temelinde konuşmalar.

Sosyalistler ve muhafazakârlar mı birleşiyor? Marksist sosyalistler ve Milli Görüş akımından gelen insanlar olarak buluşuluyordu. Kitlesel bir emek ve halk hareketi yaratmaya karar verdik. Son iki üç yıldır bunun etrafında dolaşıyorduk.

Sosyal demokratlar yok mu hareketin içinde? CHP dışında kalan sosyal demokratlarla da konuştum, DSP filan.

CHP’yi niye dışlıyorsunuz? Onu bir halk hareketi olarak görmüyorum galiba. Kılıçdaroğlu başkan seçildikten sonra ‘CHP’yi halka açıyoruz’ demişti. Şimdiye kadar kimin partisiydi öyleyse? Ben merkez sağı da, CHP’yi de sistem kaynaklı partiler olarak görüyorum.

Milli Görüş nerede duruyor peki? Beğenirsin beğenmezsin ama sistem karşıtlığı içinden çıkan bir harekettir, aynı Türkiye İşçi Partisi gibi. Aslına bakarsanız klasik merkez sağ-merkez sol ekibine karşı mücadele veren bir sosyalistler var, bir de Milli Görüş. Soğuk Savaş sonrasında kitleleri harekete geçirmek için din ve mezhep çok önemli bir araç haline geldi. AKP, Milli Görüş hareketinin bir kolunu merkez sağa bağlayan partidir.

Geri kalan Milli Görüş ise Erbakancılar ve Müslüman solcular olarak mı ikiye ayrıldı? Bekaroğlu’nun sözüyle anlatayım: Bu hareket Erbakan hocadan, geleneksel Milli Görüş’ten koptu. AKP de oradan koptu ama sistem partisi oldu. Biz Has Parti olarak bir boşluğu doldurmak istedik.

Siyasi yelpazedeki o boşluk ne tam olarak? Sosyal talepleri dile getiren bir harekete ihtiyaç vardı. Evrensel olarak baktığınızda sol taleplerdir tabii bunlar.

Toplumla sosyalistler uyuşmuyor
Erbakan da adil düzen diyor, anti-emperyalizme vurgu yapıyor. Onunla yapamaz mıydınız?

Yapamazdım. Devletçi ve merkez sağa doğru çeken bir tarafı vardır onların. Has Parti ise daha rafine bir hareket. AKP nasıl sağa oturduysa, Has Parti sola doğrudur. CHP ve AKP emperyalist ve kapitalist sistemin dışına çıkmaktan söz etmiyorlar. AKP sadece vesayet rejimini yıktığı için oy almıyor elbette. Sol talepleri de karşılayacağını söylüyordu ama onlara sadece kömür yardımı yaptı. Sistemi değiştirmek bir yana, müthiş şekilde hizmet etti.

Çevreniz, Has Parti’ye katılmanıza ne tepki verdi? Sosyalist mahalle baskısıyla karşılaştınız mı? Sosyalist çevreden dostlarım “Ya nasıl olur, şoke olduk” diyenler oldu. Ama Numan Kurtulmuş’un da söylediği gibi Has Parti muhafazakâr ve din temeline oturmuş bir parti değil.

Nedir peki bu parti öyleyse, anlayamıyorum. Sağ değil, muhafazakâr değil, emek partisi deseniz değil?
Yelpazenin merkezinde değil, halkın merkezindeki bir parti. Ben hiçbir zaman dar anlamda sosyalistler birliğini savunmadım, kitle partisini savundum. Daha önceki partimde de bu konuyu hep tartışmaya açtım. Sadece sosyalistlerin taleplerini değil tüm emekçilerin taleplerini savunmamız lazım diyordum.

Siz bu söylediklerinizi sosyalist ve işçi hareketi içinde niye yapamadınız? Bugünkü haliyle Türkiye’deki sosyalist hareketin büyük ve kitlesel bir mücadeleyi omuzlayamayacağını gördüm.

Sebep? 19’uncu yüzyılın sonu, 20’nci yüzyılın başında dünyadaki büyük işçi siyasetleri sendikal ya da popülist hareketler üzerine kurulmuş. Son dönemdeki öncüleri Chavez, Morales. Türkiye’de ise sendikanın böyle bir gücü, toplumun her tarafına dokunan bir tavrı yok 1961’den beri. Sendikalar bugün bölünmüş ve yozlaşmış halde. Kitleleri sürükleyecek mecalleri yok. Türk-İş, zamanında bir parti kurup çok reformist bir program dahilinde işçileri ortak siyasete çağırmış olsaydı her şey farklı olabilirdi. Şahsen çok uğraştım ama olmadı. Olamaz da.

Niye olamaz? Türk-İş partisi kurulsun mu tartışmaları yapılırken Hak-İş başkanı “Bu tutmaz” demişti. Haklıydı çünkü siyasal kimlikler sınıflar temelinde değil din ve mezhep kimlikleri üzerine oluşmuştur.

Öyleyse İşçi Partisi’ni bırakıp Has Parti’ye geçmenizde, onun dini kimlikler temelinde siyaset yapması mı etkili oldu? Öyle demeyelim. Bakın Türkiye’de asıl sorun sosyalistler arasındaki bölünmüşlük değil. Toplumla sosyalistler arasındaki hastalıklı uyuşamama hali. Öte yandan sosyal taleplerin ciddi biçimde yükseldiği bir dönemdeyiz. Eskiden beri İslami hareket, Müslüman bir başbakan, Müslüman bir cumhurbaşkanı olsa her şey değişir diyordu. Kemalist bürokrasiye karşı savaş kazanıldı, ne değişti? Bütün bu kalkınmaya rağmen hâlâ yoksulluk, işsizlik aldı başını gidiyor. Vesayetçi rejimin baskısı ortadan kalktığı için şu anda uygulanan vahşi kapitalizme görülmemiş bir tepki olacak. Bunun karşılığı da Has Parti çünkü geçen seçimde AKP’ye oy verenlerin bu seçimde alternatif olarak CHP’ye oy vermesi beklenemez.

Bu kadar kesin söylüyorsunuz… Vatandaş sol-sağ ayrımını bu ülkede başka türlü yapıyor çünkü. Türkiye’nin bugün en sol sendikasının tabanına kime oy verdiğini sorun; cevap CHP değil. Birleşik Metal’in kendi yaptırdığı ankete göre üyelerinin yüzde 90’ı AKP’ye vermiş oyunu. Halk, sol deyince ne anlıyor Türkiye’de? Dinden uzak, pek de makbul olmayan şeyler. Algısı böyle yani.

Aslında talepleri sol talepler… Tabii. Sermayedarı mı düşünecek halk? Ama iç dünyasıyla ve inançlarıyla sol algısını bağdaştıramıyor. Türkiye’de bir insanın sol partiye oy vermesi günah gibi bir şey.

Yok artık… Sizin için söylemiyorum, alt sosyal sınıflar için böyle. CHP oy verdim, günaha girdim diyen çok gördüm. Hele bir de sosyalist partiye oy verecek; imkân yok! Çünkü Soğuk Savaş’tan kalma öğretiler ortalama halkta “Sol benim inançlarıma uymaz” fikrini yerleştirmiş bir kere.

Cipli Müslümanlar bize oy vermez
İslami sosyalizmin öncülerinden Ali Şeriati’den, Nurettin Topçu’dan alıntılar mı yapıyorsunuz siz Has Parti toplantılarında?

Evet aramızdaki sohbetlerde isimleri geçer.

Sosyalizm, din referanslı siyasete pek hoş bakmaz değil mi? Marksist sosyalizm bakmaz ama hareket bundan ibaret değil. Dünyada birçok İslami sosyaslist yazar vardır. Hatta ‘Dindar Sosyalist Enternasyonel’ bile var. Ben Has Parti’yle bir politikada anlaşıyorum. Sağlık ve ekonomi sistemlerinde örneğin. Biri bu sistemleri Marksist olduğu için savunur, diğeri iyi Müslüman olduğu için. Zaten herhangi bir Müslüman vatandaş sosyalist politikayı kendi inanç sistemi içinde bir yere oturtmazsa ona yaklaşamaz ki zaten.

Siz ve partiniz yıllardır boşa uğraştınız öyleyse… Müslümanlık sola karşıdır diye bir fikri varsa sol bir partiye oy vermesi mümkün değil. Biz şimdi tıkanıklığın önünü açıyoruz. Sol siyaset ancak böyle kitlelere ulaşıp büyüyebilir.

Bunu Milli Görüş kökenli bir parti yapabilir yani? Türkiye’de son dönemde İslam’ın sol yorumu derinlik kazandı. İran, Tunus ve Mısır’da yıllardır var bu. Ama Türkiye’deki bu akım onlardan farklı olarak anti-emperyalizmin ötesinde çok net anti-kapitalizmi savunuyor. Milli Görüş’ün bir kanadı buraya doğru evrildi. Hem de nasıl bir ortamda? İktidarda Müslüman bir başbakan varken. O yüzden değerli ve kuvvetli.

Bu akımın son dönemde güçlenmesinde İslami burjuvazinin büyümesi, Bekaroğlu’nun deyimiyle ciplerden inmeyen Müslüman kitlenin payı var mı? Olmaz mı? Müslüman kitle içindeki bu ayrım bugün çok daha net. Ciplere binenler tutup da Has Parti’ye oy vermez mesela çünkü AKP’den en çok onlar yararlandı. Gitsin istemezler.

Peki Has Parti’nin söylemlerinde dini referanslar kullanması bir sosyalist olarak sizi rahatsız ediyor mu? O kelimeler; inşallah, Allah izin verirse filandır. Bunlardan hiç rahatsız olmam. Bir inanç ifadesi bu. Şimdi sosyalist partilere sorsan, hepsi ‘Tüm inançlardan herkese kapımız açıktır’ der. Ama beş vakit namaz kılan bir sosyalist parti lideri mümkün mü, değil. Sorun burada.

Siz kendinizi politik olarak nasıl tanımlıyorsunuz şu anda? Kitlesel bir halk partisi içinde çalışan bir sosyalistim.



Prof. Cem Somel:
Solun ortak özelliği ‘Müslüman’dan uzak durmaktır

EMEP’teki dostlarınıza Has Parti’ye katılacağınızı nasıl açıkladınız?
İstifa ettiğim tarihte Numan Kurtulmuş’un kurmaya niyetlendiği partiye yardım etmek istediğimi, bunun için istifa ettiğimi söyledim. İstifa dilekçemi teslim ettiğim arkadaşla kucaklaşarak ayrıldım.

”Müslüman sol” partinin tanımını yapmanızı istesem… Sol kelimesiyle neyi kastediyorsunuz? Sol kelimesi Türkiye’de halkın dilinde ve zihninde CHP’yi, İşçi Partisini, Bağımsız Cumhuriyet Partisini, ÖDP’yi ve daha birçok partiyi ve örgütü kapsayan bir kelimedir. Bunların tek ortak özelliği Müslüman kimliğinden rahatsız olmaktır, Müslüman kimliğini ifade edenlerden uzak durmaktır. Bu açıdan Müslüman sol kavramı çelişkili. Müslüman sol tanımı yapamam. Has Parti de böyle bir sıfatı kullanmıyor.
Türkiye’de solun geldiği noktada bir sosyalist olarak fikirlerinize uyan, isteklerinizi duyan bir parti kalmadı mı?
Ezgi Hanım, sol kavramının anlamı kalmadı. Solcu dediklerinizin içinde AB üyeliği taraftarları ve muhalifleri, Kürt sorununa demokratik, barışçı çözüm isteyenler ve istemeyenler, askerin siyasete müdahalesine sıcak bakanlarla soğuk bakanlar, neoliberal sosyal ve iktisadî politikalara karşı çıkanlarla bunlara bigane olan veya bunları kaçınılmaz görenler var. Bu çelişkili kavramı bir kenara bırakalım.

Peki bırakalım… Son otuz yıl zarfında ulusçu, laik, sanayileşmeci, modernleşmeci siyasî proje, dünyanın ezilenleri için bir kurtuluş ideolojisi olmaktan çıktı. Proje uygulandığı ülkelerde kadınların, köylülerin, azınlıkların sorunlarını çözmedi. Proje iki kutuplu dünyanın dengesine dayanıyordu. Sovyetler dağılınca proje de çöktü. Şimdi zulme ve sömürüye karşı eşitlik, sosyal adalet, paylaşma ve dayanışma mücadelesinde oluşan yeni saflara bakmak lazım. Bundan sonra Türkiye’de bu mücadelede Halkın Sesi Partisi’nin etkili bir rol oynayacağına kaniyim.

Sosyalistler ‘din kişinin özel sorunudur’ der ama din referanslı siyaseti de hiç hoş karşılamaz diye biliyorum. Yanlış mı? Hoş karşılamayanlar var. Bunun fikrî köklerini 19. yüzyılda, Avrupa’daki liberalizm, pozitivizm gibi akımlarda aramak gerekir. Ama “rahatsızlık”, “hoş karşılamamak” zaten fikrî duruş olmaktan ziyade psikolojik hâldir. Gerçekleri kafasındaki şablonlara uyduramayanların hâlidir. Bu gibilerin pozitivizmi de bir dindir.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Londra'da 'cop yiyen' öğrenciler ne diyor?

Londra'da 'cop yiyen' öğrenciler ne diyor?

Dünkü gösteriye katılan Mike, sürekli polis kalkanıyla yüzüne vurulduğunu söylüyor.

Dünkü gösteriye katılan Mike, sürekli polis kalkanıyla yüzüne vurulduğunu söylüyor.

İngiltere'de dün Avam Kamarası'nda onaylanan eğitim harçlarını üç katına çıkaran yasa, ülkede son yıllarda görülen en ciddi öğrenci eylemlerini tetikledi.

Dün Londra sokaklarını dolduran, Parlemento'nun önünde seslerini duyurmaya çalışan öğrenciler son bir buçuk ay içinde dördüncü kez sokaklardaydılar.

Taleplerinin dikkate alınmasını isteyen öğrenciler, muhattap bulamamaktan dolayı öfkeliydiler.

Öfkeleri zaman zaman polisle çatışmalarını doğurdu, çok sayıda protestocu ve polis yaralandı.

Middlesex Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencilerinden Alfie Meadows başına aldığı cop darbesi sebebiyle beyin kanaması geçirdi.

Alfie'nin üç saat süren bir ameliyat sonunda hastanede müşahade altında olduğu bildirildi.

Bağımsız Polis Şikayet Komisyonu IPCC, iddialar üzerine soruşturma başlattı.

Apolitik gençliğin sonu mu?

Öğrencilerle polis sık sık karşıya geldiler.

Öğrencilerle polis sık sık karşıya geldiler.

Devam eden öğrenci protestoları, yıllardır gençlerin ve öğrencilerin apolitik olduğuna dair genel kanıyı da sarsıyor.

Acaba bu gördüklerimiz 1968'lerin öğrenci aktivizmine bir geri dönüşü mü ifade ediyor, yoksa o dönemin büyük prensiplerinin yerine, sorun bireysel ekonomik kaygılar mı?

Protestolara katılan London School of Economics (LSE) öğrencisi Isla Woodcock'a sorduk:

Woodcock: Orada yalnızca kendi ekonomik kaygılarımız için bulunduğumuz doğru değil.

Çünkü yeni uygulamalardan gerçekten etkilenecek olan öğrenciler aslında biz değiliz.

Etkilenecek olan yeni nesil tabi ki bizim kardeşlerimiz ama biz kişisel olarak etkilenmeyeceğiz.

Ama bundan doğrudan etkilenen kişilerin de protestoda olması ve kızgın olmaları son derece doğal.

Ancak sorun bundan çok daha büyük ve kesinlikle kişisel ekonomik kaygılarla sınırlı değil.

Bu sosyal kaygılar ve eğitimimizin ticarileşmesiyle ilgili bir hareket.

Ve herkes haklı olarak bu konuda çok kızgın.

Dünkü oylama sırasında binlerce protestocu Parlamento Meydanı'nda toplandı

BBC: Fakat gene 68 kuşağına dönecek olursak, onların kaygıları dünyanın başka bir ucunda yapılan savaşlardı. Bununla karşılaştırınca gene de çok kişisel olduğunu düşünmüyor musunuz?

Woodcock: Bence insanlar başkalarını düşünen öğrencilerden çok korkuyor.

Bununla nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için de, olayları kişisel çıkar üzerinden gelişiyormuş gibi göstermeyi tercih ediyorlar.

Herkes bu meseleleri kompartmanlar halinde görmeyi tercih ediyor, bir protestonun yalnızca okul harçlarıyla ilgili olduğunu, bir diğerinin bütçe kesintileriyle ilgili olduğunu söylüyorlar.

Ancak bunların hepsi aynı mücadelenin bir parçası.

Söz konusu olan mevcut hükümetin her şeyi değiştirmek için verdiği ideolojik savaş.

BBC: Ancak sizin mücadeleniz daha çok İngiltere ile ilgili, dünyanın başka yerlerinde olanlarla ilgilenmiyorsunuz. Mesela neden küresel çatışmalara dair protesto düzenlemiyorsunuz?

Woodcock: Bence öğrenci aktivizmi yükselişte, ve bu sadece son birkaç haftada değil, son birkaç yılda olan bir şey.

Benim katıldığım ilk büyük protesto, Irak savaşına karşıydı örneğin.

Ve kesinlikle uluslararası bir boyut var.

İnsanlar noktaları birleştirmeye, eğitim için para yoksa, nasıl Irak ve Afganistan savaşları için var demeye başlıyor.

Paramızı nasıl ve nerede harcadığımız çok ideolojik ve bu da öğrencilerin yalnızca kendilerini düşünmediğini gösteriyor.

SBF öğrencileri yapmaları gerekeni yaptılar

Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde AK Partili Burhan Kuzu’ya yumurtalı saldırıyla CHP’li Süheyl Batum’a protesto, İstanbul’da hafta sonu gösterici öğrencilere yönelik insafsız polis saldırısını bile gölgeledi.
İstanbul’da yaşananlar, Başbakan ne derse desin, utanç vericiydi. Polisin gencecik insanlara karşı üniformalı bir saldırganlığın sergilenmesiydi. Bizim kuşağın hafızasını yitirmemiş olanlarını, kendi gençlik günlerimize geri götürdü.
Bu arada, iki anayasa profesörü-tutucu siyasetçinin SBF’de konuşturulmaması çoklarına dert olmuş. SBF’deki öğrencileri kınayan kınayana. Ne yazık ki, kınayanlar arasında kendi gençlik geçmişini unutan kimi ‘kanaat önderleri’ de var.
Ya iktidarla fazla içli dışlı olmaktan ötürü ‘yozlaşma’ya uğramışlar veya yaşları ilerleyince beyinleri dumura uğramış, iflah olmaz birer muhafazakâr hale dönüşmeye başlamış olmalılar.
SBF öğrencilerinin eylemine bunca tepki sağlıklı düşünce alameti değil.
Ben bugün SBF öğrencisi olsam, o gençlerin yaptığının aynısını yapardım. Zaten SBF öğrencisiyken ve hem de SBF Öğrenci Derneği Başkanı olarak öyle yaptım.
Anayasa konusunda sicili berbat, Sabih Kanadoğlu ile aynı dalga boyundaki Süheyl Batum ile zihniyetini 68 kuşağına dil uzatarak ortaya koyan Burhan Kuzu’nun SBF’de konuşmaları ve orada dinlenmeleri gerekmez. Gitsinler başka yerde konuşsunlar.

SBF’nin geleneği var Bazı kurumların, bazı mekânların geleneği vardır. SBF ve onun ‘Büyük Amfi’si özel bir geleneğe sahiptir. 1969-70 yıllarında SBF Öğrenci Derneği Başkanlığı yaptım. MHP’sinden ortanın solundaki CHP’sine kadar karşımıza sırf bizi kazandırmamak için çıkan ‘statüko güçleri’ne karşı SBF öğrencilerinin büyük desteğiyle seçimi kazanmıştık.
İki tutucu anayasa profesörünün konuşturulmadığı ‘Büyük Amfi’den kimler geldi, kimler geçti. Vietnam kurtuluş mücadelesinin lideri Ho Şi Minh’in ölümünü anmak üzere o ‘Büyük Amfi’de açış konuşmasını yapıp, kürsüye davet ettiğim kişi Ürdün’den, Şeria Vadisi’nden yeni dönmüş, üzerinde Filistin gerilla kıyafetleriyle mikrofonu elimden alan Deniz Gezmiş’di.

68 Kuşağı’nın simgesi Deniz Gezmiş
Burhan Kuzu, kalkmış, “68 Kuşağı bu ülkenin başına bela oldu” diyor. “5000 gencimiz öldü. Sonra 71 müdahalesi oldu, sonra idamlar oldu, asker de yıprandı” diye konuşmuş.
Söyledikleri doğru değil. 5000 kişinin öldüğünü kim söylemiş ona? Burhan Kuzu ‘68 Kuşağı’nı ne bilecek; bizim hayatımızı karartan 1971 (12 Mart) askeri müdahalesinde 16 yaşında Develi Lisesi’nde öğrenci olmalı.
‘68 Kuşağı’nın simgesi Deniz Gezmiş’tir. Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’la birlikte darağacına çıkan ve ta o tarihte son nefesini verirken “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” diye haykıran Deniz Gezmiş.
‘68 Kuşağı’, Türkiye’ye özgü değildi; uluslararası bir olguydu. Büyük çalkantılar dünyasıydı. Dünya kabuk değiştiriyordu. ‘68 Kuşağı’nın en karakteristik özelliği ‘idealist’ olması, ‘ideal’ peşinde koşmasıydı.
‘68 Kuşağı’na ve SBF öğrencilerine laf söyleyecek adam çarpılır.
Burhan Kuzu da içinden ipe en arslan yürekli arkadaşlarını gönderen ‘68 Kuşağı’nı ‘bela’ görüyor, onları ipe çeken ‘askeri yönetim’den “Asker de yıprandı” diye hayıflanıyor.
‘Büyük Amfi’de iyi ki konuşturulmamışlar. Benim Öğrenci Derneği Başkanı olduğum SBF’de de konuşamazlardı. O dönemde bizim okulda, Süleyman Demirel de hatta Bülent Ecevit de konuşamamıştı.
Yanlış mı yapmıştık? Böyle bir şey savunulabilir mi?

Tayyip Erdoğan’ın çevresindeki tutucu kuşatma
Evet, yanlış yapmıştık. 18-23 yaş arası insanların o tür yanlışlar yapmalarından doğal ve anlaşılabilir ne olabilir ki?
Gençlik çağındaki insanlara, bu arada SBF öğrencilerine biraz tahammül göstermek gerekir.
Gençlere, öğrencilere karşı ‘anlayışsız’ yönetimler, tarihe ‘iyi sicil’le geçmezler. Hayırla yâd edilmezler.
Tayyip Erdoğan’ın son günlerdeki bazı açıklamaları, ‘68 Kuşağı’ndan gelen bizlere, 60’ların sonlarındaki Süleyman Demirel’i hatırlatır oldu. Aman dikkat!
Başbakan’ın çevresi öylesine ‘tutucu’ ve ‘polisiye’ kafa yapısına sahip ekip tarafından kuşatılmış halde ki, Tayyip Erdoğan gösteri yürüyüşlerine katıldığı kendi gençlik günlerini hatırlayamaz hale sokuluyor.
‘Tutucu’, muhafazakârlıktan farklı anlam yüklü. ‘Bireysel özgürlükler’ savunuculuğundan ‘devlet iktidarı’na, ‘mağdurluk’ ve ‘mazlumluk’tan ‘kaba yönetim’e, ‘zalimliğe’ tedrici geçiş halini ifade eder. Süngüsü düşmüş askerin yerine elindeki copu ve biber gazıyla polisi sever.
Bu kafa yapısı, bu zihniyet tekrardan askere davetiye çıkaracağını fark edemeyecek kadar siyasi tecrübe yoksunudur. Çünkü 68 Kuşağı ile hiçbir ilgisi, ilişkisi olmamıştır.
Tayyip Erdoğan, bugün, Ahmet Kaya’nın ‘Onsuz 10 Yıl’ adlı anma toplantısına gidecek. Böyle bir ‘terapi’ye ihtiyacı vardı.

10 Aralık 2010 Cuma

Mahir Çayan, Cengiz Çandar ve ben 68'de...

Bizi de böyle dövmüşlerdi. Demirel başbakandı. 1969 yılının haziran ayıydı. Hükümet, üniversite özerkliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir yasa taslağı hazırlıyordu. Üniversiteler ayağa kalktı. Önce İstanbul Üniversitesi’nde işgaller başladı, sonra Ankara’ya yayıldı.
Biz de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde işgal eylemi başlattık. Ancak okulumuzun yönetimi ve öğretim üyeleri de ‘özerklik’ konusunda duyarlı oldukları için işgal eylemimizin onları hedef almadığını belirtiyor, ilişkilerimizi sürdürüyorduk.
Dekanımız, geçen yıl yitirdiğimiz İlhan Unat’tı. Bir akşam bizi evine çağırdı. Mahir Çayan, SBF Öğrenci Derneği Başkanı Cengiz Çandar ve Sosyalist Fikir Kulübü Başkanı olan ben Unat’ın Bahçelievler’deki evine gittik. Dekan, sakin davranmamız ve barışçı yöntemler kullanmamız konusunda bizi uyardı.
Dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan bu buluşmamızı izletmişti. Meclis’te
gündeme getirdi. “SBF Dekanı, gece evinde işgalcilerle görüştü, bunları hocaları kışkırttı” dedi.

Devlet üzerimize geldi
İçinde olduğum o dönemde de daha sonraları da gençliğin ‘aşırılıkları’nın, ‘çılgınlıkları’nın hem tanığı hem parçası oldum. Yaşlıların hiçbir zaman gençleri anlamadıkları gerçeğini defalarca yaşayarak gördüm.
O dönemde, “Komünistler Moskova’ya” diyerek, bizleri hep birilerinin maşası gibi görürlerdi. Gençliğimizden, saflığımızdan gelen tepkilerin içeriğini anlama çabası içine girmezlerdi. Gençler öfkelerini gösterirken, tepkilerini dile getirirken hiçbir dönemde tam bir uyum içinde de olmadılar. Değişik siyasi görüşlerden akımlar, (içlerinde çok radikal olanları olduğu gibi, daha sakin olanları da vardır) gençleri etkileme imkânları buldular.
Hem ‘seçilmiş iktidar’lar hem de ‘aralarda’ gelen askeri darbe yönetimleri, gençlerin eylemlerini ‘düşman’ gördüler, şiddet yoluyla bastırmayı tercih ettiler. Baskı, gençlerin daha aşırı eğilimlere kaymasını da beraberinde getirdi.
Gelişmiş ülkeler dahil iktidarlar, gençlerin bazen şiddeti de içeren eylemleri karşısında nasıl davranılacağına ilişkin ortak bir çözüm üretebilmiş değiller. Çeşitli arayışlar var. Bunlardan en önemlilerinden birisi gençlerin üniversite yönetimlerine katılmaları.
Birçok gelişmiş ülkede öğrenciler üniversitelerin yönetiminde söz sahibi. Örneğin Almanya’nın Düsseldorf Üniversitesi, yüzde 60’ı öğretim üyelerinin, yüzde 30’u öğrencilerin, yüzde 10’u idari personelin oluşturduğu bir senato tarafından yönetiliyor. Bizde ise üniversite yönetimleri, öğrencilerin söz ve karar sahibi olmaları şöyle dursun, ‘itiraz eden, gösteri yapan öğrencileri cezalandırma merkezi’ gibi çalışıyorlar.

Gençler protesto eder
YÖK toplanıyor, rektörler Başbakan’la bir araya geliyor. Kimse gençlerin şikâyetlerini önemsemiyor. Gençlerin ‘terbiye edilmesi’ anlayışının ağır bastığını görüyoruz.
Gençlerin protestolarına alışmamız gerekiyor. Onların bütün aşırılıklarına, zaman zaman içinde anlamsızlıklar da barındıran tepkilerine rağmen hâlâ bir ‘saf’lığı temsil ettiklerini düşünmeyi sürdürüyorum.
Başbakan’a önerim, üniversitelerde aralıksız süren ‘okuldan uzaklaştırmalar’ konusunda bir araştırma yaptırması. İkinci önerim, gençlerin üniversite yönetimine katılmasını sağlayacak değişiklikler konusunda evrensel örnekleri gözden geçirmesi.
Gençleri ne kadar dinledik ve anlamaya çalıştık? Bunca yıldır sokaklarda YÖK’e karşı gösteri yapıyorlar, harçların yüksekliğinden, imkânsızlıklardan yakınıyorlar... Onların bu taleplerine karşılık yaratıcı projeler üretildi mi?
Gençliğin sakin olmasını istiyorsak, önce devlet sakinleşsin. Bir kültürün ilerilik derecesi, gençleri daha çok bir tehlike olarak mı yoksa bir potansiyel olarak mı gördüğü üzerinden ölçülebilir.