27 Aralık 2010 Pazartesi

Türkiye solunun Kürdistan’la imtihanı

Türkiye solunun Kürdistan’la imtihanı / Berzan BOTÎ
Berzan BOTÎ

NEWROZ

Türkiye gibi ‘modern’ bir ülkede, 20 milyonun üzerinde bir nüfusa sahip olan Kürtlerin tüm ulusal hakları hala inkar edilirken, Güney Kürdistan Anayasası ülkedeki tüm farklı kültür ve inançlara güvence verebiliyor.


AKP ve Fethullah Gülen gibi sistem içi güçlerin Kürdistan halkından destek bulmalarının en önemli nedenlerinden biri, kendilerine sol/sosyalist* diyen çevrelerin genel olarak Kürdistan sorununa karşı duyarsızlıkları/kayıtsızlıklarıdır. Bu çevrelerin PKK ile iyi ilişkiler kurması ve seçimler dahil çeşitli platformlarda ittifaklar geliştirmesi, Kürt halkının ulusal taleplerine duyarsız oldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz. PKK ile yakın olmalarının nedeni PKK’nin ulusal taleplerin taşıyıcısı olmasından kaynaklanmıyor, aksine özellikle son yıllarda sistem içi çözümlerden (Demokratik Özerklik gibi) yana olduğunu ısrarla vurgulamasından kaynaklanıyor…
Türkiye’deki ‘sosyalist’ çevrelerle ilgili bu olumsuz yargıyı doğrulayan en önemli gösterge Güney Kürdistan’dır. ‘Irak’ı parçalamak isteyen emperyalistlerle işbirliği yaptıkları’nı ileri sürerek Güney’e saldıran, politik oluşumlarına/liderlerine “uşak”, “gerici suçlaması yapan sol çevreler, emperyalist bir proje olarak, ithal bir kralın başkanlığında Şii-Sünni dengesi gözetilerek ve Kürtlerin devletleşmesini engelleyecek şekilde kurulan Irak’ın bölünmesine karşı çıkabiliyorlar. Bu karşı çıkış, emperyalistlerin 75 yıl önceki bir projesine açıkça destek vermekten başka bir şey değildir.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’ya yapılan ve yeni devletlerin ortaya çıkmasına neden olan müdahale ile 20 yıl önce yapılan müdahale arasında nitelikçe hiçbir fark yoktur. Tek fark, inisiyatifin İngilizlerden ABD’ye geçmiş olmasıdır. İlkini korumak ve kutsamak, ikincisini ise mahkûm etmek, yerel sömürgeci devletlerin politikalarını olduğu gibi hayata geçirmektir. Ve bu ikili tutumun tek nedeni Kürtlerin devletleşme olasılığının doğmuş olmasıdır.
Özgürlük talepleri kriter alındığında, Kürtlerin Ortadoğu’nun en dinamik ve değişime en çok katkı yapabilecek halkı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dünyayı değiştirmek gibi güçlü iddiası olanların, burunlarının dibindeki değişimi görmemesi, görmek istememesi düşündürücüdür.
Ortadoğu’daki Kürt dinamiğini ve yaratabileceği değişimleri, Türkiye’deki liberaller, burjuva demokratları hatta gerici güçler bile görüyor ve buna göre yeni yaklaşımlar/politikalar geliştirmek zorunda hissediyorlarsa kendilerini, değişimle özdeş olan sosyalist düşüncenin buna kayıtsız kalması olanaklı değildir. Bu değişime kayıtsız kalan ‘sosyalistler’, en büyük haksızlığı sosyalist anlayışın kendisine yapmış oluyorlar. Ve ne yazık ki bu tutumları, AKP gibi gerici partilerin ‘ilerici’, ‘demokrat’ görünmelerine zemin hazırlayan en büyük etkendir.
Henüz uluslararası hukukun güvencesini almış olmasa da, Güney Kürdistan fiili olarak bir devletin sahip olduğu hemen hemen tüm özellikleri taşıyor. Var olan statünün ortadan kaldırılması için yerel gerici devletlerin tehdidi ve devletlere özgü bazı adımları atması önünde engel teşkil eden uluslararası hukuka rağmen Kürdistan Hükümeti, demokrasi ve özgürlükler alanında azımsanamayacak adımlar atabildi şimdiye kadar.
Birçok eksiğine ve yanlışına rağmen, TC dahil Ortadoğu’da, Güney Kürdistan’dan daha demokratik, daha hoşgörülü bir devletin/yönetimin olduğunu kimse söyleyebilir mi?
Türkiye’deki sosyalistlerin övmek için fırsat kolladığı İran, hala meydanlarda şenlik havasında insanları idam ederken; Talabani, Tarık Aziz gibi bir soykırım suçlusunun idam kararını imzalamayacağını söyleyebiliyor.
Hatırlanacağı gibi Saddam’ın idam edilmesi sürecinde de Talabani ve Barzani “idam cezasından yana olmadıklarını” beyan etmişlerdi.
Yaşanan tüm baskı, katliam ve soykırıma rağmen Kürdistan’da, Arap halkına karşı hiçbir intikam duygusunun ve buna bağlı fiili saldırının olmaması alışılmışın dışında bir hoşgörünün varlığına kanıttır. Bu hoşgörü, Arapların kendi ülkelerindeki kaostan kaçıp Güney Kürdistan’a yerleşmesini sağlayacak kadar güven vericiyse, hiç kimse, hiçbir şey adına bu durumu küçümseme hakkına sahip olamaz.
Son günlerde Irak’ta yaşanan ve Hıristiyanları hedef alan gerici saldırılardan sonra, Barzani’nin “kapımız açık” davetini takiben Hıristiyanların Güney Kürdistan’a akın etmesi de, Ortadoğu’ya göre kültürel/düşünsel bir gelişmişliğin göstergesidir.
Türkiye gibi ‘modern’ bir ülkede, 20 milyonun üzerinde bir nüfusa sahip olan Kürtlerin tüm ulusal hakları hala inkâr edilirken, Güney Kürdistan Anayasası ülkedeki tüm farklı kültür ve inançlara güvence verebiliyor. Bu güvence, Türkmen ve Asurîlerin yoğun yaşadığı yörelerde kendi dillerini ikinci resmi dil (eğitim dili) olarak kullanmalarını sağlıyor; Kürdistan Parlamentosu’nda 11 kontenjan (5 Asurî, 5 Türkmen ve 1 Ermeni) diğer halkların olabiliyor.
KDP 13. Kongresi’nde konuşan Mesut Barzani’nin açıklamaları yukarıdaki değerlendirmeleri doğrulamakla kalmıyor, Kürdistan’daki iyi uygulamaların altında yatan bilinci, hoşgörü kültürünü ve özgürleşmeye çalışırken başkalarının özgürlüğüne dokunmama gibi bir hassasiyeti gösteriyor:
a- Partililer yoksul halka en yakın olan kişiler olmalı, çünkü partinin her zaman arkasında duranlar onlardı ve yoksullara daha iyi bir yaşam hazırlamak için çalışmalılar.
b- Nasıl ki Kürtlere saygı duyuluyorsa aynı şekilde Türkmen, Keldani, Asuri, Ermenilere ve nasıl İslam’a saygı duyuyorsak diğer dinlere de aynı şekilde saygılı olmalıyız.
c- Kürtlerin Irak'ta kendi ulusal hakları vardır ve kimsenin haklarını eksilterek elde edilmemiştir.
KDP’nin 13. Kongresi bütün dünyada ilgi ile izlenip yankı bulurken; Türkiye’de liberal ve muhafazakâr kesimlerin kayıtsız kalmamasına karşın, sosyalistlerin bu sürece kayıtsız kalmasını hoş görmek olanaklı değildir. ‘Sosyalist’ basına bakıldığında bu coğrafyada sanki 40 milyonluk bir halk ve bu halkın ilgi duyulabilecek hiçbir sorunu yokmuş gibi. Güney Kürdistan’da her şey çok iyi olmayabilir, ama görülmeyecek veya mahkûm edilecek kadar kötü olduğunu da kimse söyleyemez.
“Halkların kardeşliği”ni slogan olarak kullanan Türk sosyalistleri, halkların kardeşliğini gerçek yaşamda uygulamaya çalışan Güney Kürtlerini görmüyor, görmek istemiyor. Dahası onları düşman olarak görebiliyor. Bu anlayışı adlandırmak ve mahkûm etmek, genel olarak sosyalistlerin/komünistlerin özel olarak da Kürdistanlı sosyalistlerin/komünistlerin görevidir. Çünkü sosyalizmi bu kadar içeriksizleştiren ve devletin ırkçı/gerici politikalarının hizmetçisi yapanların maskesi düşürülmeden, sosyalizmin hak ettiği değeri bulması ve kitlelerde karşılık bulması olanaklı değildir.

26 Aralık 2010 Pazar

Öyle bir geçer zaman ki...

Can Dündar

Öyle bir geçer zaman ki...

26 Aralık 2010
Pek dizi seyreden biri değilim. Fakat her sohbette adı geçmeye başlayınca merak edip “Öyle Bir Geçer Zaman Ki”ye bir takıldım, bir daha bırakamadım.
Gerçi süresi uzun, planları ağır, kimi karakterleri abartılı, her bölümü gözyaşı garantili, ama bu geniş ailede yaşananların birçok evde karşılığı var.
Aile denen “müesses nizam”ın bir fiskede nasıl tuzla buz olabileceğini ve o fiskenin sıradan hayatlarda nasıl bir zelzeleye yol açabileceğini kanıtlıyor.
Dizideki her ikili ilişki, hayatımızdaki bir sırrı çözüyor sanki:
* * *
ALİ ile CEMİLE: Ali, gemi kaptanı... Cemile onu bekleyerek 4 çocuğunu büyüten bir ev kadını... Yorgun bir ilişki... Mecburi mutsuzluğa çocuklar için katlanır gibiler. Bu tabloyu, Ali’nin hayatına giren bir kadın parçalıyor. Ve aynı yastıkta yaşlanacak ikili, o yastıkla birbirini boğacak hale geliveriyor.
ALİ ile CAROLINE: Caroline, Ali’nin sevgilisi... Suzan Avcı’nın Hollandalısı... Ali’de ne bulup da buralara geldiği pek anlaşılmıyor. Ama “Bak, bir macera, başınıza ne işler açabilir” dersinde bütün kötülüklerin anası rolünü oynuyor.
CEMİLE ile CAROLINE: Aynı adama gönül vermiş iki kadın... Biri kumral, biri sarışın... Biri melek, öteki şeytan... Fedakâr eş ile dişi sevgili... Kanlı bıçaklılar...
HAFİZE ANA ile İKİ OĞLU: Hafize, Ali’nin annesi... Zalim oğluna karşı gelini Cemile’nin safında duruyor. Öbür sümsük oğlu (Kemal), hain bir gelinin (Neriman) eline düşmüş. Onlar da fenalığın simgeleri sanki... Cemile’yi, “sefil koca, hain elti, yılan kuma” sarmalında iyi kaynana destekliyor.
ALİ ile OSMAN: Osman, evin en küçük oğlu... Baba-oğul birbirlerine tutkunlar. Ali Kaptan, Caroline’le yeni bir hayata dümen kırarken en çok Osman çıpasına takılıyor. Ama o çıpada bütün ailesinin asılı olduğunu fark ediyor. Osman’ı koparıp almanın yollarını arıyor.
METE ile ALİ: Baba ile ortanca oğul... İki rakipler. Ali, “Yok artık, bu kadar da olmaz” diyecek kadar örseliyor oğlunu... Mete, onu öldürmek isteyecek kadar nefret dolu... Harika bir oyunculukla “Niye beni sevmedin baba” diye sorarken, sevgisiz yetişmiş milyonlarca çocuğun sesi oluyor.
CEMİLE ile AYLİN: Ergenlik kız ile annesi... Tipik bir ana-kız ilişkisi... Aylin zengin bir adama (Soner) tutuluyor. Anne, pencerede endişeyle bekliyor. Ama işin içinde Yeşilçam tadında bir yanlış anlama var: Adam onu kendine değil, felçli kardeşine istiyor. Aylin yıkık, ama gururlu... Parayı tepip eve dönüyor.
METE ile İNCİ: Gönül kitabımızın bir başka sayfası: Lise öğrencisi-öğretmen ilişkisi... Mete müzik hocasının kendisine hediye ettiği mandolinle penceresinin önüne gidip serenat yapıyor. Fakat heyhat! Evde başka bir adam var.
AHMET ile BERRİN: Berrin evin büyük kızı... Asi devrimci Ahmet’i seviyor. Ama devrim yolunda aşka yer yok. Aşkından kavrulsa da utancından “Seni seviyorum” diyememiş bir neslin hikâyesi...
VE MAHALLE: Olup biteni sinsice izleyen, dedikodusunu yapan, ama karışmayan seyirciler... Bizcileyin dizinin kenarında duruyorlar.
* * *
Dizi, her bölümde biraz daha kırılıp dağılan bir aile fotoğrafının üzerinde yalınayak yürütüyor seyirciyi...
İç içe örülen ilişki halkalarından hiç değilse birkaçı acıyla, “Hep yaşadık bunları” dedirtiyor.
Herhalde bunca izlenmesinin, sevilmesinin, ağlatmasının sırrı burada...

Ayrılmak İstemiyorsak!!!

Teniste Belçika’nın iki kadın yıldızı var:
Justine Henin-Hardenne ve Kim Clijters...
2003 Amerikan Açık finalinde birbirlerine rakip olmuşlardı. Justine, eze eze kazanmıştı.
Biz, “iki arkadaşın dostluk maçı” diye seyretmiştik.
Meğer işin rengi başkaymış.
Sonradan Newsweek Türkiye’den öğrendim ki, Belçika basını maçtan sonra Justine’i doping yapmakla suçlamış.
Nasıl olur? O da Belçikalıdiyenlere acı cevabı vereyim:
Justine bir Valon kızı…
Onu karalayanlar ise, Kim gibi Flaman olan gazeteler…
Yani Belçika gibi bir yerde bile ülkenin iki etnik unsuruna mensup iki sporcunun maçı, etnik husumete kurban gidebiliyor.

* * *

Son “iki dillilik tartışmasında Belçika örneğini CHP lideri Kılıçdaroğlu hatırlattı:
Farklı diller konuşulduğu için Belçika ikiye bölünmüş durumdadedi.
Acaba Belçika, farklı diller konuşulduğu için mi bölündü; yoksa zaten var olan bölünme temayülü “dile mi geldi”?
Bu, Türkiye için de önem taşıyan bir soru…
Belçika’ya biraz daha yakından bakınca ayrılıkçılığın ekonomik boyutunun dile yansıdığı daha net görünüyor:
2. Dünya Savaşı’na kadar Belçika’nın yönetimine Valonlar hakimmiş. Savaş sonrası ekonomik güç, ülkenin kuzeyinde yaşayan Flamanların eline geçmiş. Yine de bunca zaman federal bir konsensüs” sayesinde bir arada yaşamışlar.
Şimdi Flamanlar hep sorun çıkaran, yoksul Valonları sırtlarında taşımak istemiyor, ayrılmaya hazırlanıyorlar.
Flamanya” ve “Valonya” diye iki devletin kurulması yakın görünüyor.

* * *

Newsweek Türkiye”, ülkedeki “iki dilli” yaşamı şöyle özetliyor:
“Devlet dairelerindeki dil, bölgelere göre değişiyor. Okullardaki eğitim dili farklı. Kültürler birbirini tanımıyor. Gazeteler, TV’ler, kitaplar, şarkı sözleri hep ayrı… Valonlar'ın, kendi vatandaşları da olsa bir Flaman yazarı, Flamanlar'ın da bir Valon yazarı okuyup tanıma oranı çok düşük… Birbirlerini genelde üçüncü bir dilde, İngilizcede okuyorlar.”
Bununla birlikte dergi önemli bir hatırlatma yapıyor:
Flamanlar ve Valonlar, birbirlerini kırıp dökmeden 180 yıldır beraber yaşıyorlar.”

* * *

Türkler ve Kürtler farklı…
Türkler Kürtçeye hiç aşina olmasa da Kürtler, bunca yıl Türklerin gazetelerini, kitaplarını okudu, televizyonlarını seyretti, şarkı sözlerini dinledi.
Türkçe bu anlamda bir ortak kültürel payda yarattı, ama Kürtçe üzerindeki baskılar hep ayrıştırmaya hizmet etti.
Yani biz aslında dil yüzünden değil, dil yasağı yüzünden ayrıştık.
Şimdi gündeme gelen “iki dilli hayat talebi de, ayrışma eğiliminin nedeni değil, sonucudur.

* * *

İlişkilerde de öyle değil midir?
İki taraf birbirinden sıkıldıysa ayrı dilden konuşmaya başlar.
O durumda kolaycılar için iki yol vardır:
Kapıyı çarpıp gitmek veya kapıyı üstüne kilitlemek…
İkisi de ayrılık getirir:
Biri suhuletle, diğeri şiddetle...
Birliktelik sürsün isteniyorsa çare, sorunları saptamak, taleplere, şikâyetlere, önerilere tahammüllü olmak, konuşmaktır.
Şimdi en çok ihtiyaç duyduğumuz şey bu…
Birlikte yaşamak istiyorsak, birbirimizin dilinden anlamalıyız.

 Can Dündar

Latinler solun cenneti olmak için ağır bedel ödedi

Latinler solun cenneti olmak için ağır bedel ödedi

Latin Amerika'yı inleten askeri diktatörlüklerin gerisinde hep ABD vardı. Bugün kıtaya hâkim sol yönetimler Amerikancılığa alternatif sunuyor.

Latinler solun cenneti olmak için ağır bedel ödedi
ABD’nin elinin uzanmadığı yer yok, ama komşusu olmanın bedelini Latin Amerikalılara sormak lazım. Arka bahçe muamelesi yaptığı Latin Amerika’yı Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’e kaptırmama gerekçesiyle komplo, darbe ve diktalarla savaş alanına çeviren ABD, bu diktatörlüklere Condor (Akbaba) gibi adlar taşıyan operasyonlarla suikast, katliam, işkence rejimleri uygulattı. Sadece Akbaba 60 bin cana mal oldu.

Akbaba’ya Arjantin, Şili, Uruguay, Paraguay, Bolivya, Brezilya, Ekvador ve Peru’daki diktatörlükler destek vermişti. Bu diktatörleri yetiştirmek için ABD’de okul bile var. ABD Dışişleri’ne bağlı School of Americas (Amerika Kıtası Okulu), 1946-2001 arası 61 bin Latin askerle polis eğitti. Leopoldo Galtieri, Efraín Ríos Montt, Manuel Noriega, Hugo Banzer gibi diktatörler, Augusto Pinochet’nin subayları, 1981’de El Mozote katliamına imza atmış El Salvador’un Atlacatl müfrezesi ve bazı uyuşturucu karteli üyeleri en meşhur mezunlarından.

Bu gidişatın kader olmadığını ise Fidel ile Che 1959’da ABD destekli Batista rejimini devirerek gösterdi. Ama Latin Amerika’nın kendisini bulması ve solculuğun anavatanına dönüşmesi için Soğuk Savaş’ın bitmesi gerekecekti.

Yerli, sendikacı, gerilla... 
İlk kıvılcımı beklenmedik bir kişi çaktı. Venezüella’da düşük rütbeli bir asker olarak darbeye kalkışmış Hugo Chavez, 1998’de popülist vaatleriyle devlet başkanı seçildi, Castro’yu ilham kaynağı belleyip kıtaya özgü bir sosyalizm geliştirdi ve arkası geldi. Bugün 15’e yakın ülkede sol yönetim bulunurken, Evo Morales Bolivya’da başkan seçilen ilk yerli, Lula da Silva Brezilya’da başkan seçilen ilk sendikacı, José Mujica Uruguay’da başkan seçilen ilk gerilla oldu. Silva’nın halefi Dilma Rousseff de eski bir kadın gerilla.

ABD yönetiminin bu manzara karşısında elinden bir şey gelmemesi Latin yönetimlerin halkçı politikalarla güçlü ekonomiler oluşturup ekonomik dayanışmaya gitmesinden kaynaklanıyor. Chavez geçen yıl Amerikan zirvesinde ABD Başkanı Barack Obama’ya Eduardo Galeano’nun ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları: Kıtanın 500 Yıl Yağmalanması’ kitabını hediye etmişti. Avrupa sömürgeciliği üzerine Amerikan emperyalizmi derken umudunu yitirmeyip direnişini zamane koşullarına sağ salim getiren Latin damarı bugün tüm dünyayı besliyor.


Amerikan müdahalesine kanlı örnekler

Nikaragua:

1909-1933’ü ABD müdahalesi altında geçirdi. ABD destekli pek çok askeri diktatörlük gördü, en uzunu 1936-79 arasında iktidarın babadan iki oğula devroluğu Somoza Hanedanlığı’ydı. 1961’de kurulan solcu gerilla örgütü Sandinistalar ise Somozaların yolsuzluğu ve 1972 depreminde yardımların ulaşmaması karşısında cazibe odağı oldu. Sandinistalar diktatörlükle savaşarak 1979’da iktidara geldiğinde 50 bin kişi ölmüştü. 1981’de ABD Başkanı olan Ronald Reagan Sandinistalara karşı Kontraları örgütleyerek yürüttüğü savaşta sağcı milisleri İran’a silah satarak ya da Panama diktatörünün uyuşturucu kaçakçılığıyla finanse etmekte sakınca görmedi. Kontralar çok sayıda sivili öldürdü, işkenceden geçirdi, kaçırdı.

Guetemala
Tarihi CIA’in kukla gibi oynattığı askeri darbe ve cuntalarla dolu. ABD, 1961’deki Küba devrimine karşı Domuzlar Körfezi çıkarmasına bile burada hazırlandı. 1960’ların ikinci yarısında ABD ordusunun ‘yeşil bereliler’ timi sağcı ölüm timlerini eğitti. ABD yönetiminin resmen destek verdiği askeri cunta-sağcı milisler ile solcu gerillalar arasındaki içsavaş, 36 yıl sonra 1996’da bittiğinde ezici çoğunluğunu Maya yerlilerinin oluşturduğu 200 binden fazla kişi öldürülmüştü. Hakikat Komisyonu, belli etnik gruplara ‘soykırım’ işlendiğine hükmetti. En ağır suçlara imza atanlardan eski diktatör Efraín Ríos Montt, 2003’te tekrar başkan adayı olup kaybetti.

Sol baştan Kürt kadınları


Kürt kadınları, özgürleşme yolunda dünya kadınlarına parmak ısırtacak bir dönüşüm yaşadı.
Video paylaşım sitelerine girerek ‘Şemamê’ yazın. Yüzlerce video göreceksiniz. Bir Kürt halayıdır. Esas adı şêxanî’dir. Agire Jîyan’ın ‘Adarê’ adlı albümünde yer alan Şemamê adlı şarkı, ritim bakımından şêxanî’ye yakıştığından, bu oyun hep bu şarkıyla oynanmış ve kitleler de oyunu şêxanî yerine şemamê olarak adlandırmıştır.
Şêxanî’yi diğer halaylardan ayıran en önemli özelliği oyunun aslında sol baştan dönüyor olmasıdır. Bütün halayların başı sağdadır, şêxanî’ninki ise soldadır, tersine döner.

Halay yani govend
Bilirsiniz, bilmiyorsanız da öğrenmelisiniz, Kürt halaylarında ki -bunun genel adı ‘govend’ dir,- kadınlar ve erkekler kendi içlerinde öbeklenirler. Erkekler ve kadınların ayrı ayrı ama inci gibi yan yana dizildikleri görülür. Aynı govendin içindedirler ama birbirlerinden ayrı saf tutarlar. Kadının ve erkeğin birbirinin elini tutması ancak yakınlık derecesiyle mümkündür. Köylerde, misal, bir köy düğününde uygulanışı bu haliyledir. Kadın govende erkek kardeşinin, dayısının, amcasının, babasının elinde girebilir ve bir yabancıyla oynayamaz. Bu yüzden kadınları sıralı olarak yan yana, erkekleri de ayrı şekilde yan yana dururlar.

Dersim’deki eylem
Geçen günlerde, Dersim’de çoğunluğu kadın yaklaşık 2 bin kişi, kentteki birahanelerde kadın garson çalıştırılmasının ahlaki çöküntüye ve fuhşa neden olduğunu ileri sürerek protesto gösterisi düzenledi. Demokratik Haklar Federasyonu, şehirde gittikçe artan fuhşu ve kadın bedeninin istismarını protesto ediyordu.
Dersim’de yapılan protesto oldukça anlamlıdır. Zorunlu göçün etkisiyle ağırlaşan bölge kentleri, işsizlik, ekonomik altyapısızlık ve halkın adlandırmasına bakılırsa, “bir tür toplumu çürütme politikasıyla güç verilen ‘çete bağlantılı fuhuş’ yapılanmalarıyla öncelikle kadını, bunun üzerinden de toplumu ahlaken zayıflatmaktadır”.
İstatistikler de oldukça şaşırtıcı ve manidardır, bölge kentlerindeki fuhuş oranı metropollerdeki fuhuş oranıyla yarışır gibidir. Kuşkusuz bu durum, kadına ziyadesiyle anlam yükleyen toplumumuzda gerek metropoller için, gerekse Kürt şehirleri için hayli üzücü ve can acıtıcıdır.

Narin ve ıtırlı
Şemamok, yabani olarak yetişen, görünüşü itibariyle kavuna benzeyen ama portakal ebadında olan, yenilebildiği halde kokusuna kıyılıp da yenilmeyen bir meyvedir. Dalından koptuktan sonra çürüyene, küflenene kadar bekletilir. Olduğu yere kokusunu bırakır. Ondan en çok bekleneni yapar, güzel güzel kokar. Bu süre içerisinde ne kadar çok ‘mıncıklayarak’ ellerseniz o kadar çabuk çürür. Yapılması gereken, nazikçe avucunuzun içine alıp kokusuna burnunuzu dayamaktır, o kadar.
Kürtler ince yapılı, mine boylu kadınlarını da şemamok’a benzetir, onlara övgü olarak bu sıfatı verirler. Egemen, çirkin ve kaba erkek diliyle söylemiyorum, şemamok’a benzese de benzemese de kadınlar narindir ve tıpkı şemamok gibi ‘mıncıklanmaya’, incitilmeye gelmez, incitilince çürürler.
Bilirsiniz, bilmiyorsanız da öğrenmelisiniz, çürüyen her şey etrafındakini de çürütür biraz. Sadece ve ancak kadınla yan yana olan erkek diğer erkeklerden daha güçlüdür.

Sağ baştan dönüyor
Şêxanî, nicedir sol baştan oynanmıyor. Zamanın ve devranın ters giden demine uyarak o da sağ baştan dönmeye başladı.
Değişen yalnızca şêxanî değil, tersine dönen bir şey daha var: Yüz binlerce Kürt kadını ve erkeği dilleri, onurları ve kimlikleri söz konusu olduğunda kol kola girip halaya durmaktalar. Savaş her zaman yıkıcıdır ama bir de böyle özgürleştirici yanı vardır.
Kürt kadını 80 yıllık cumhuriyet ülküsünün beceremediği bir devrimi, kendi içinde ve tüm coğrafyayı bu anlamda dönüştürerek başarmıştır. Yöreye ‘feodal’ diyenler olursa sözünün devamını dinlemeyebilirsiniz. Kürt kadını özgürleşme yolunda diğer dünya halklarına ve Türk kadınlarına parmak ısırtacak bir dönüşüm yaşamış ve yaşatmıştır.
Düşlüyorum, Şemamê şarkısı eşliğinde büyük bir şêxanî oynansın mesela… Kadınlarla erkekler birbirlerinin ellerini hiç yabancılık çekmeden tutsunlar o büyük ‘govend’de herkesin en güzel yeri şemamok kokan avuçları olsun. Bu kadar kan akmamış olsun; küs olanlar oyundan önce barıştırılsın. Alevi cemlerinde olduğu gibi; küs kalmaya kararlı olanlar oyuna alınmasın mesela…
Kimse yurdundan edilmemiş olsun, kadınlar bedenlerini satılığa çıkarmamış olsun, çocuklar eline taş almak zorunda kalmamış olsun. Ceylan eve dönüp makarnasını yesin mesela...
Serap Eser üniversiteye kaydolsun, Uğur top oynasın, Serhat uçurumlara gömülmesin. Ömürlerinin en civan zamanlarında canını, bedenini Kürt dağlarında bırakarak ölümün koynuna girmiş askerler analarına kavuşsun.
Oyun sağ baştan değil sol baştan dönsün, kolunu bacağını bir zalim mayına kaptıranlara Kürt kadınları dayanak olsun mesela...
Evet, böyle olsun… Kırk kere söylersek olmaz belki ama kırk milyon birlikte söylersek niçin olmasın?
Akreple yelkovan tersine sarsın da zamanı hep birlikte govende girip söyleyelim,
“şemammê şemmamê şemmamê bukê..”
Not: Bu yazı aynı zamanda bir özür yazısıdır. Diyarbekir’de Nuray Mert’in gani gönlünü incittim. O büyük bir soylulukla beni yüzlemedi. Nuray Mert şemamok gibi narin ve ıtırlı bir kadındır. Aleni bir mahcubiyetle özür dilerim.