5 Ocak 2011 Çarşamba

Özerklik mi eşit vatandaşlık mı?

Özerklik mi eşit vatandaşlık mı?

Demokratik özeklik kavramı, PKK'nın 'silahtan siyasallaşmaya geçiş' sürecinde, BDP'nin de 'Kürtlerin ana ve taşıyıcı aktörü benim' söylemini güçlendirmede kullandıkları 'stratejik bir araç'

Özerklik mi eşit vatandaşlık mı?
Barış ve Demokrasi Partisi, diğer partilerin aksine bu süreçte iyi siyaset yapıyor ve tartışma alanında gündemi belirliyor.
Demokratik Toplum Kongresi tarafından Kürt sorununa çözüm için sunulan “Demokratik özerklik modeli” taslağını, içeriğinden daha çok, “işlevi ve etkisi” temelinde ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Demokratik özerklik taslağı, adı üstünde bir taslak. İkincisi, düşünce özgürlüğü ilkesi içinde demokratik müzakereye açılan bir taslak, bir aktörün, şiddet içermeden, Kürt sorununa çözüm için sunduğu bir modeli içeriyor. Okunduğu zaman, adındaki “demokratik” nitelemesiyle uyuşmayan, hatta bu nitelikle zıt olan, yaptığı öneriler buram buram etnik milliyetçilik kokan ama şiddet içermeyen, aksine demokratik müzakereye açılan bir taslak. Bu taslağa karşı, “parti kapatma” tehditleriyle ya da “demokrasiye suikast” gibi düşünceye karşı şiddet ve ötekileştirme içeren söylemlerle yaklaşmanın, hem demokratik normlar ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayan hem de stratejik olarak çok hatalı yaklaşımlar olduğunu söylemeliyiz. Aksine, demokratik özerklik kavramına, taşıdığı işlev ve amaçladığı etki temelinde yaklaşmamız gerek. Taslağının içeriğiyle ilgili, Tarhan Erdem’in Radikal’de yayımlanan, “Çalıştayda tartışılan tebliğ ve BDP’nin taslağı” önemli ve kapsamlı yazısını okuyabiliriz (27 Aralık 2010).

2010’da Kürt sorunu
Demokratik özerklik kavramı ilk defa bu çalıştayla gündeme gelmedi. Daha önce, PKK’nın, 2010 Mayıs sonu ateşkes bitiminden hemen sonra, önce İskenderun, sonra İstanbul Halkalı’da yaptığı terör eylemlerinden hemen sonra Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir tarafından dile getirildi ve daha sonra da gündemde tutuldu. Demokratik özerklik kavramı aslında, 2010’da hep gündemdeydi ve Kürt sorunun unizlediği yol içinde önemli bir dönüm noktasını oluşturdu. Bu süreçte, demokratik özerklik kavramının söylemsel ve siyasi işlevi, kabul edilme şansı olmayan etnik milliyetçi içeriğinden daha önemli oldu. Demokratik özerkliğin kabul edilemeyeceği gerçeğini PKK ve BDP de biliyor. Ama yine de güçlü etnik söylemsel ve siyasi vurgularla, demokratik özerklik kavramını ve modelini destekliyorlar, gündemde tutmayı başarıyorlar.
Demokratik özerklik kavramı, PKK’nın “silahtan siyasallaşmaya geçiş” sürecinde, BDP’nin de, “Kürtlerin ana ve taşıyıcı aktörü benim” söylemini güçlendirmede kullandıkları “stratejik bir araç”. Bu niteliği içinde de, demokratik özerklik kavramı, 1990’larda Refah Partisi’nin siyasi olarak güçlenmesinde ve toplumda da “İslami kimliğin yeniden-canlanma ve siyasallaşma” sürecinde ortaya çıkan ve etkili olan “adil düzen” kavramıyla benzerlik gösteriyor. Adil düzen kavramı da, içi çok doldurulmayan, savunulması güç ve eleştirilmesi kolay bir kavramdı. Ama aynı zamanda da söylemsel ve siyasal işlevi ve etkisi içinde de, çok güçlü bir kavramdı. Ama adil düzen, Refah Partisi’nin önce yerel, sonra genel seçimlerde elde ettiği başarıda ve İslami kimliğin siyasal düzeyde yeniden canlanmasında çok işlevsel ve etkili oldu. Hatta kavramın Refah Partisi’nden AKP’ye geçiş sürecinde ve AKP’nin kendisini ayrıştırmasında da işlevsel ve etkili bir referans olduğunu gördük.

Ana aktör Kürtler
Bugün PKK ve BDP de demokratik özerklik kavramını, adil düzen gibi, stratejik olarak kullanıyor, siyaset yapıyor, gündemi belirliyor. AKP’nin başlatıp devam ettirmediği demokratik açılım artık bir anlam ifade etmiyor. CHP’nin büyük bir hatayla tümüyle boş bıraktığı Güneydoğu ve Doğu Anadolu coğrafyasında üçüncü aktör olma vurgusunun içi hâlâ doldurulmuyor. MHP etnik milliyetçi ve güvenlik söyleminden başka bir şey demiyor. Ordu ve yargı bürokrasilerinin askeri ve parti kapatma ekseninde tepkici yaklaşımlarıyla sorunun çözümsüzlüğüne neden oluyor.
Bir adım ileri
Medya, reyting uğruna çözümü değil, kavga ve kutuplaşmayı destekliyor. Böyle bir ortamda PKK ve BDP, kabul etmeliyiz ki, siyaset yapıyor, tartışma alanında gündemi belirliyor ve ortaya koydukları bir dizi maksimalist talep içinde, siyasi manevra alanlarını hep bir adım ileriye doğru genişletiyor. Demokratik yeni anayasa ve farklı kimlikler arası ortak dil olarak eşit vatandaşlık temelinde çözüme doğru gitmesi gereken Kürt sorununda gündemi, 2010 içinde, kendi etnik milliyetçi söylem ve siyasetleri içinde belirliyorlar. Demokratik özerklik kavramı da bir yanda PKK’nın silahtan siyasete geçişi sürecine katkı verirken, 2011 seçimlerine giden süreçte, ama daha da önemlisi, yeni anayasa yapma sürecinde de BDP’ye güçlü aktör olma, manevra yapma alanını genişletme ve Kürtlerin ana aktörü benim diyebilme şansını veriyor. Eğer, Kürt sorununun tartışılmasında parti kapatmalar, şiddet ve ötekileştirici dil ve televizyon kanallarında reyting için sorunları araçsallaştırma vb. ahlaki ve siyasi olarak kabul edilemez tercihler bırakılmazsa ve özellikle AKP ve CHP arasında sorunun demokratik, insan-odaklı ve sosyal adalet eksenli çözümü için siyasi mutabakat yapma iradesi oluşmazsa, Türkiye belki silahsızlandırılmış ama etnik kimlik vurgusu çok daha güçlü bir Kürt sorunuyla karşı karşıya kalacaktır. Demokratik özerklik kavramı, Kürt sorununda bu boyuta geçilme işlevini görüyor.
Bu nedenle, bence, Kürt sorununa çözüm tartışmalarında, özellikle başta AKP ve CHP olmak üzere siyasi partilerimizin, medyanın, ekonomik ve sivil toplum aktörlerinin ve kamusal aydınların “demokratikleşme, farklı kimlikler arası ortak dil ve birleştirici olarak “eşit vatandaşlık” anlayışı ve “insani refah, kalkınma ve güvenliği” önplana çıkartan, “insan odaklı Türkiye kimliği” vurgusunu güçlendirmesi gerekiyor. Bu, şüphesiz ki, bir taraftan yeni anayasanın hem hazırlanış süreci hem de içerik olarak demokratik, katılımcı ve insan odaklı bir tarzda hızla yaşama geçirilmesini, diğer taraftan da farklı Kürt aydınların ve aktörlerin seslerini duymamızı ve onlarla işbirliğine gitmemizi gerekli kılıyor. BDP’nin etnik milliyetçi tercihlerine karşın, örneğin Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu’nun “Kürtlerin ortak talebi anadilde eğitim, seçim barajının düşürülmesi, eski isimlerin iadesi, demokratik özerklik değil” (Taraf, 25 Aralık 2010) çıkışına kulak vermeliyiz. Kürt vatandaşlarımızın taleplerinin ana dilde eğitimden seçim barajının düşürülmesi ve insani kalkınma ve güvenliğe kadar geniş bir yelpazede, çok boyutlu ama Türkiye’de birlikte ve eşit vatandaşlar olarak yaşamaya dönük olduğunu unutmamalıyız. 2011 yılının ana gündeminin demokratik özerklik değil, birlikte yaşamak ve eşit vatandaşlık olması için, aktörleri çalışmaya ve siyasi mutabakata davet etmeliyiz. 2011 yılının hepimiz için barış içinde, huzurlu ve mutlu geçmesi dileğimle.

4 Ocak 2011 Salı

Öteki Kürtler...

Başbakan Erdoğan, son konuşmasında, BDP için şunları söyledi: “Ne BDP ne de onların sırtını dayadıkları, benim Kürt vatandaşlarımın temsilcisi değildir. Bakınız Doğu ve Güneydoğu’yu BDP üzerinden izleyenler yanılırlar.”
‘Kürtlerin temsili’ meselesine oy açısından baktığımızda, AK Parti ile BDP’nin bölgede aşağı yukarı ‘başa baş’ oldukları söylenebilir. Ancak bu, iki tarafın Kürtleri ‘eşit oranda temsil ettiği’ anlamına gelmiyor. BDP, Kürt kimliği talebiyle ortaya çıkan bir siyasi akımın yasal alandaki temsilcisi. Diyarbakır (yüzde 65), Hakkâri (yüzde 80), Van (yüzde 53) gibi belirleyici noktalarda AK Parti’den epey önde. İstatistikten önemlisiyse ‘siyasi duruş’. BDP geleneği, Kürt kimliği taleplerinin en etkili öncüsü. Anadilde eğitimi o talep ediyor, Kürt renklerini, tarihini, kültürünü gündeme o getiriyor.
AK Parti’nin 70’in üzerinde Kürt milletvekili olduğunu Başbakan söylüyor. Bunlar şimdiye kadar Kürt sorununda Meclis’te ne söyledi? Başbakan, onları toplayıp “Bu Kürtler ne istiyor?” diye sormak gereğini duydu mu?
BDP, dinamik Kürtleri, talep eden, değişen ve değiştiren olarak ortaya çıkan kesimleri temsil ediyor. Onlar talep eden oldukları için, Güneydoğu’ya gittiğiniz zaman, başka bir etkin akımla karşılaşmanız mümkün olmuyor.

Talepleri farklı değil
BDP’yi eleştiren (AK Parti içi ve dışındaki) çevreler, kendilerince ‘Kürtler içindeki çeşitliliğe’ ve Kürtlerin tek sesli olmasının imkânsızlığına vurgu yapıyor. Elbette Kürt kimliği hareketi kendi içinde farklılıklar taşıyor. Örneğin Baydemir’in, “Silahlı mücadele miadını doldurmuştur” sözüne, Kandil ve İmralı’dan gelen tepkiler kritik bir farklılaşmaya işaret ediyor. BDP’de Baydemir gibi düşünen çok sayıda siyasetçinin olduğu bir gerçek. (Tabii buradan yola çıkarak, “Kandil, Öcalan’ı dinlemiyor” gibi ‘anafikir’lere ulaşmak, yüzeysel bilgiye sahip olmaya işaret eder.)
BDP dışında, (zayıf da olsa) bazı başka Kürt kimliği örgütlenmeleri de var. Ama daha ‘incelemeye değer’ olan, AK Partili Kürtlerin ve yöredeki sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinin tutumu.
Cumhurbaşkanı Gül’ün PKK’nın saldırısına uğradığı için fabrikasını ziyaret ettiği Diyarbakır Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Raif Türk, referandumda ‘evet’ oyu vereceğini açıklamıştı. Baro Başkanı, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı ve çok sayıda sivil toplum örgütünün yöneticisi de ‘evet’ oyu verdiler.
Bölgeyi ve bu kesimleri izlemeye çalışan biri olarak şunu belirtmekte yarar görüyorum: Tüm bu farklı kesimler Kürtçenin anadil olarak devlet desteğiyle öğretilmesi konusunda ortak tutum içinde. Başbakan’ın Kürtlerin kimlik talepleri konusunda tatmin edici bir şey söylemiyor olmanın yanı sıra en ‘klasikleşmiş’ var olma haklarını ‘tek millet’, ‘tek devlet’, ‘tek bayrak’, ‘tek dil’ gibi sloganlarla pasifize etme eğilimini sürdürdüğü göze çarpıyor.

Baskısız ortam
Kürtler içinde çok sesliliğin daha sağlıklı gelişebilmesi için hak taleplerinin kabul edildiği, örgütlenme hakkının baskı altında olmadığı bir ortam gerekiyor. Yüzlerce Kürt politikacısını şiddetle ilgisi olmadığı halde hapislerde tutabilen bir ‘devlet iradesi’, Kürtlerdeki çoksesliliğin gelişimine katkıda bulunamaz.
Elbette Kürt siyasetindeki otoriter geleneği göremeyecek kadar konuya uzak değiliz. Bunun ‘nasıl aşılacağı’ konusunda ise toplum yenilikçi yaklaşımlara açık olmak zorunda. ‘Öteki Kürtler’in daha aktif, kapsayıcı, birleştirici bir rol oynayabilmeleri, sadece daha demokratik bir ortamda mümkün olabilir. Kürt kimliği siyasetindeki ‘değişimci enerji’nin daha rasyonel, daha yapıcı, daha ‘tabusuz’ bir boyut kazanması, ‘Türkiye’nin demokratikleşmesi’nden, yani Kürt kimliğinin tanınmasının hızlandırılmasından geçiyor.
Şimdilik Kürtlerin en etkili temsilcilerinin BDP içinde olduğunu kimse inkâr edemez. Çözüm bu gerçeği kabul ederek başlayacaktır.

Sorunlu Kürt söylemi

Dünle beraber gitti cancağızım,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Mevlana 


Tam bir yıl önce, 4 Ocak 2010’da Cumhurbaşkanı Gül, ‘Yeni Yıl Mesajı’nı Hasan Cemal’le yaptığımız ‘Tecrübe Konuşuyor’ adlı TV programında vermek istemişti. Dakikalar geçiyor, Gül, gazeteci deyişiyle ‘manşetlik’ bir sözü ağzından çıkarmıyordu. Reklam arasına gitmeden önce damdan düşer gibi basit ve yalın bir soru yönelttim kendisine: 2010 içinde Türkiye’de askeri darbe tehlikesi var mı?
Yüzünü belli belirsiz alaycı bir ifade kapladı, “Söz konusu değil, artık böyle şeyler geride kaldı” mealinde cevabını tereddüt geçirmeden verdi. ‘Manşet’ kurtulmuştu.
2010 Gül’ü doğruladı. Ağustosta YAŞ kararları ve aralıkta (cumhuriyet tarihinde bir ‘ilk’ olarak tüm sanıklarını muvazzaf ve emekli askerlerin oluşturduğu 196 kişilik) ‘Balyoz Davası’nın başlaması, ‘askeri darbe ihtimali’ni çok ama çok zayıflattı. Anayasa referandumunun yüzde 58’lik bir halk desteğiyle sonuçlanarak ‘vesayet rejimi’ne esaslı bir ‘hukuk darbesi’ indirmiş olması da cabası.
Bu alanda 2010’a tek gölge düşüren MGK’nin yıl sonundaki ‘tek’ler bildirisi oldu. Demokratik bir tartışma alanına taşınan konulara, bildik türden bir ‘askeri ayar’ verme görüntüsü ortaya çıktı.
Hükümetin buna ihtiyacı yoktu. MGK bildirisinin içeriğini zaten Başbakan güçlü vurgularla dillendirmişti. MGK bildirisi, hükümet eliyle askerin ‘siyasi alana geri getirilmesi’ ve hükümetin pozisyonunu anlamlandırmak için ‘askere de sığınması’ gibi bir algıyı özellikle Türkiye’nin Güneydoğu’sunda oluşturmaktan başka bir işlev görmedi.

‘Kullanım süresi dolan’ söylem
Bildirinin ertesi günü katıldığım bir TV programında yayın kesildi, Diyarbakır’da konuşan Gül’ü dinlemeye başladık. ‘Farklılıklarımızın zenginliklerimiz’ olduğundan söz ediyor, “Burada nasıl Kürtçe konuşuluyorsa, başka yerlerde Arapça konuşan vatandaşlarımız var” diyerek bunları ‘kültür mirasımız’ olarak selamlıyordu; “Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşlarıyız” demeyi ihmal etmeden. Programdaki diğer katılımcıya döndüm, “Bu sözlerin kullanım süresi doluyor. 2011 son” dedim. Onayladı.
‘Kürt’ denemezken ‘Kürtçe konuşmak’ bile yasak iken, bir cumhurbaşkanının, başbakanın ağzından bu sözlerin çıkması heyecan verici oldu. Ama artık çıta çok yükseldi. Ülke yöneticilerinin büyük katkısı sayesinde Türkiye’nin ulaştığı gelişme düzeyi, bu basmakalıplaşan cümlelerin çok ötesine geçti.
Gül’ün yılın son iki gününe denk gelen Diyarbakır ziyaretinin en çarpıcı değerlendirmesi, yılın ilk günü, 1 Ocak’ta Dilek Kurban’ın Radikal’deki yazısının şu satırlarında: “Cumhurbaşkanı, Diyarbakır’daki ilk gününde yaptığı konuşmalarda yakın zaman içerisinde anadilinde eğitim, çok dilli kamusal hayat, demokratik özerklik gibi çok ciddi politik talepler üretmiş ve bu talepleri büyük bir siyasi mücadelenin sonucunda geliştirmiş olan bir halkın yaşadığı coğrafyaya gidip bildik devlet memuru tavrı ve söylemini yeniden üretiyor. Tepeden bakan, toplumun zekâsını küçümseyen ve taleplerini hiçe sayan, bildiğinden emin olduğu doğruyu tebliğ eden bildik vasat devlet düsturunu tekrar ediyor.”

AK Parti Grubu’nda ‘Kemalizm’in söylemi
Cumhurbaşkanı’nın ‘mesajı’nı Başbakan da dün partisinin grup toplantısında kendi üslubunda tekrarladı:
“... Afyon’da yola çıkarken (AK Parti’nin 2001’de temellerinin atıldığı toplantı) biz ‘etnik, dinsel, bölgesel milliyetçilik yapmayacağız’ dedik. Tek bayrak, tek vatan, tek devlet dedik. TC üst kimliği altında herkes devlet karşısında eşittir. Azınlıklar bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır. 73 milyonun her bir ferdi birdir, eşitttir.”
Bu ‘söylem’in de 2011’de ‘kullanım süresinin dolması’ muhtemeldir. Hatta, seçim sonrasında dolacak olması kesindir.
‘Etnik, dinsel, bölgesel milliyetçilik’ diye bir kavram da kategori de yok. Bunu ‘etnik milliyetçilik, mezhepçilik, bölgecilik’ diye tercüme etmek daha doğru.
‘Tek bayrak, tek vatan, tek devlet’ vurgusunu mütemadiyen yapmak ise 1925’in Takrir-i Sükûn Kanunu’nu ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu hatırlatan rejimin ‘tek’çi niteliğini ve ‘tek parti’ dönemini zihinlerde canlandıran bir söyleme yol açıyor.
Aksine bir görüş, aksine bir talep olmadığı halde “Resmi Dil Türkçe’dir” diye her kentte, her kürsüde haykırmanın ise ‘anadilin eğitimi’ ve ‘kamuda çift dillilik’ gibi demokratik ülkelerin normal uygulamasının karşısına dikilmekten başka anlam ifade etmiyor. Bu söylemin Türkiye’ye tercümesi, milyonlarca Kürt için geçerli ve zorunlu temel haklara karşı durma niyetinin ifadesi oluyor.
TC vatandaşları, ‘eşit’ falan değiller. Devlet hizmetinde tek bir gayrimüslim vatandaşımız var mı? Bu nasıl eşitlik?
Anadillerinde eğitim hakkına sahip olmayan milyonlarca vatandaşımız, kendilerini nasıl ‘eşit’ hissedebilirler? Mümkün mü?
Herkes ‘birinci sınıf’ ise ‘ikinci sınıf’ kim? “73 milyonun her bir ferdi birdir, eşittir” söylemi, Kemalist tek parti döneminin “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” şiarını çağrıştırmıyor mu?

3 Ocak 2011 Pazartesi

Du ziman (iki dil)



Du ziman (iki dil)

ENGİN ARDIÇ
ENGİN ARDIÇ

 

İkiye bölündü: Amigolar CHP kurultayını tartışıyorlar, aklı başında adamlar da "iki dil" meselesini. (Bugün kurultayda şaklabanlık edeceklerin bu konuda görüşleri nedir, bilen varsa söylesin.)
Diyarbakır ve dolaylarında, Ankara hükümetinin kararını beklemeden iki dil uygulamasına "fiilen" geçiliyormuş...
Ticarethanelerin tabelaları iki dilde olacak, bir kısım esnaf pazarda meyve ve sebzelerin etiketlerini hem Türkçe hem de Kürtçe yazmaya başladı bile... "Elma" ile "sev", domates ile "bacana sor", marul ile "xas", hıyar ile "xiyar" yanyana... (Demek ki Türk hıyarıyla Kürt hıyarı arasında önemli bir fark da yokmuş.) Bazı ilçe belediyeleri çöp bidonlarını bile iki dilli yaptılar: Sur Belediyesi, Şaredariya Sure...
Ben bu filmi daha önce gördüm.
Nerede mi? Helsinki'de.
Finlandiya'da iki resmi dil kullanılıyor, Fince ve İsveççe. Çünkü bu ülkede çok ciddi oranda bir İsveçli azınlık da yaşıyor.
Bütün sokak tabelaları iki dilde yazılmıştı, üstte Fince, altta İsveççe. Kendi gözümle gördüm.
Fakat hiçkimsenin Finlandiya'nın bölünmez bütünlüğünü tartıştığını duymadım.
Vallahi İspanya'da da gördüm.
Barselona'da iş tersine dönmüştü: Bütün isimler "esas olarak" Katalanca yazılıyor, "Kastilyaca" yani standart İspanyolca onun altında, ek olarak kullanılıyor. Çoğu zaman hiç yazılmıyor bile.
Fransa'da da gördüm: Brötanya ya da Korsika'ya ayak basmış değilim ama Fransa'nın güneybatısında, Bask bölgesinde, Bayonne'da olsun Hendaye'da olsun, Bask dili de kullanılıyor.
Geç İspanya'ya, Irun üzerinden San Sebastian'dan Bilbao'ya, Santander'e kadar git, durum aynı. Gözümle gördüm.
Git İngiltere'ye, geç Galler bölgesine, içisıra bol miktarda "gwyyddf" falan gibi laflar geçen Keltçe her yanda. (İskoçya'nın parası bile ayrıdır yahu!) Bazı ülkelerde de dil birdenbire, bıçakla kesilmiş gibi değişiveriyor: Belçika böyledir.
İsviçre'de, Cenevre'den çıkın, Lausanne'ı geçin, Zürih yönünde ilerleyin, Fransızca bir noktada bitiverir, hemen on metre sonra Almanca tabelalar başlar. Gözümle gördüm.
Ayrılıkçılar yok mu? Var. Ama azınlıktalar.
İngiltere ve İspanya'da, hatta Norveç'te bile cumhuriyetçiler, buna karşılık Fransa'da kralcılar da var ama onlar da azınlıktalar. (İsviçre'de ayrılmak isteyene herhalde deli derler.) Azınlıkların çoğunluğu (lafa bak) daha fazla özerklik istiyor ama "kopmak" da istemiyor.
Ki bu özerklik de çoğu AB ülkesinde sağlanmış.
Bizim Kürtler de aynı durumdalar!
Özgürlük istiyorlar, özerklik istiyorlar ama tam bağımsızlık isteyen küçük ve azgın bir kesim...
Aklın yolu da budur.
Çünkü "muasır medeniyet seviyesi" bu noktadadır efendiler.
Ay yoksa siz annenizin muasır medeniyet seviyesini mi istiyordunuz, otuzlu yılların İtalyan, Alman ya da Rus modellerini?
Peki ne olacak?
Hele 2012 yılını bekleyin, az kaldı.
Hele 2011 seçimlerini AKP gene kazansın (Ankara'da bugün toplanan gereksiz kurultayın sonucu seçim sonucunu etkilemez), hele yeni Anayasa yapılsın, hele halk tarafından kabul edilsin...
Marduk gelmeyecek ama demokrasi gelecek.

Hatamla sev beni

“Yaratılmışı severiz yaradandan ötürü..”
Büyük Alevi-Bektaşi ozanı Yunus Emre’nin bu dizesi çok yanlış anlaşılmıştır.
Sadece yanlış anlaşılsa iyi, olur olmaz yerde de yanlış kullanılmaktadır.
Bu nefesin orijinali Kültür Bakanlığı tarafından 5 cilt olarak yayımlanan “Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi” 1. Cildinde şöyledir:
Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaratılanı hoş gör
Yaradandan ötürü
Bu nefes zalimlere söylenmiştir. “Biz severiz” gibi bir içeriğe sahip değildir. “Siz hor görmeyin!” manasına gelir.
Sufilik, ipek ve onun temsil ettiği zenginlik ve saltanat simgelerine bir itiraz olarak doğmuştur. Sembolik olarak ipeğin yerine yünü benimsemiştir. Etimolojik olarak kökeni, Arapça ‘yün’ kelimesinden gelir. Daha sonra Sufiliğin de bozulmaya başlaması üzerine Melamilik ortaya çıkmış her türden gösterişi ve simgeyi reddetmiştir.
Yunus Emre’de her arayanın kendinden bir şey bulması, Yunus’un yukarıda andığımız tüm kırılmalarda tercihini egemenlerden ve saltanattan yana değil yoksullardan ve ezilenlerden yana kullanmasından dolayıdır.
Yunus’un şiirlerinde yaradana da serzeniş vardır. Ne zamanki Allah gönüllerdeki dostluk makamından kamunun tanrısına dönüştürülür, işte o zaman Yunus’un sözü vardır söylenecek:
Ya düşer ya dayanır ya uçar
Kıl gibi köprüden adem mi geçer?
Kulların köprü yaparlar hayr için
Hayr budur kim geçerler seyr için
..
Geçmedi mi intikamın öldürüp
Çürütüp gözüme toprak doldurup
Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan
Sen bilirsin aşikare ve nihan
Bir avuç toprağa bunca kıyl-ü kal
Nene gerek ey Kerim-i zül celâl
Kürtleri ya da ‘başka’ insanları sevmek için Allah’ın aracılığına gerek yoktur.
“Sizin lisanlarınız Allahın ayetleridir” referansını unutup tek dil tek... tek... tek.. diye teklemeye başlarsanız elinizde “biz sizi yaradandan ötürü seviyoruz ya işte, nankörlük etmeyin!” kibrinden başka bir şey kalmaz.
İnsanlar artık ‘tek’leyen bir sevgi istemiyorlar.
Bu kibirle de hiçbir kalbe dokunamazsınız. Bu topraklarda hiçbir yüce ‘kurul’un bildirisi, kadim bilgiler karşısında tutunamamıştır. Yayımladığınızla kalırsınız. Olan, yitip giden ve gidecek olan yoksul canlarına olur.
12 Eylül’ün faşist yöneticileri meydanlarda ayetler okuyarak fetva verirken halk Diyarbekir zindanında yazan “Burada Allah yoktur, peygamber de izine çıktı” bilgisiyle dinledi onları. Eline silah aldıysa, bu riyakârlığın hadsiz, hudutsuz olduğunu canıyla ödeyerek öğrendiği içindir biraz da...
Kulaklara fısıldanan “Yav, MHP’yi güçlendirmemek gerekiyor ya hani, işte o yüzden...” mazeretini söylemeye yine devam edebilirsiniz. Mala davara bir zararı yok nasılsa. MHP’nin ‘açık’lığı böylesi bir riyakârlıktan iyidir.
Adına ‘ihlas’ denilen bir samimiyet olgusu vardır. Bir kez gittimiydi bir daha kırk Yunus dizesi okusanız da gelmez.
Gelecekteki bir iktidarı, insanı yok saymaya mazeret kılmak ‘nefs’ uğruna helak olmanın başlangıcıdır.
Hiç olmazsa Yunus’u rahat bırakabilirsiniz diyeceğim ama “Buğday mı istersin nefes mi?” sorusuna ‘buğday’ dediği için yani dünyevi olana talip olduğu için, pişmanlıkla kırk yıl dergâha odun taşıyan bir insanın resmini, tuttunuz para denen o çirkin şeyin üzerine bastırdınız.
Alın size bir Yunus dizesi, ister okuyun ister düşünün:
Beyler azdılar malından
Bilmezler yoksul halinden
Çıkmışlar rahmet gölünden
Nefis derdine dalmışlar