18 Aralık 2010 Cumartesi

'O kafa' erkek hemşireye de karşı!

'O kafa' erkek hemşireye de karşı!


'O kafa' erkek hemşireye de karşı!
18/12/2010 15:31
Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi'ne acil servise getirilen genç kız kendisine erkek tıbbı teknisyenin iğne yapmasına karşı çıkınca gerginlik oldu. Hastaların doktor ya da hemşire seçme şansı bulunmuyor
 Zafer TOKUŞ

SAKARYA/DHA

Yakınları tarafından Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne acil olarak getirilen 20 yaşındaki B.G.'ye acil servisteki muayene ardından acil doktoru Penisilin türü antibiyotik yapılmasını istedi. Acil Servis'te kadınların yatırıldığı müşehade odasına alınan B.G. bir süre sonra elinde enjeksiyon ile gelen erkek tıbbı teknisyeni görünce iğne yaptırmak istemedi. Ailesi enjeksiyonu acil serviste bulunan hemşirenin yapmasını istedi. Ancak, bu isteğe hastanenin acil doktoru karşı çıkınca acil serviste gerginlik yaşandı. Genç kızın yakınları ile acil servis görevlileri arasında başlayan tartışma ardından sinirlenen aile 20 yaşındaki kızlarına kızlarına iğne yaptırmadan hastaneden ayrıldı.

Sakarya Sağlık Müdürü Hasan Bektaş özellikle hastanelerin acil servislerinde sıkça karşılaştıklarını belirterek, şöyle konuştu: “Bakanlık bir süre önce yardımcı sağlık personeli konusunda kadın hem de erkek personel aldı. Bu personelin bazıları erkek ve sağlık memuru, bazıları tıbbi teknisyen veya hemşire kadrosunda kadrosunda çalışıyor. Erkek personeli doğum salonu gibi hassas yerlerde görevlendirmiyoruz. Ancak acil servislerde görev veriyoruz. Acil servislerdeki yoğunluk nedeniyle zaman zaman böyle olaylar oluyor. Bu konuda hastane idarecilerinin hassas davranmaları gerek. Hatta bu konuda uyarıyoruz. Ama yine de yoğunluğa bağlı olarak böyle şikayetler geliyor.”

Bektaş hastanelerde hasta haklarına göre hastaların doktor seçme hakları gibi acil serviste erkek veya kadın hemşire seçme haklarının da olmadığını söyledi.

17 Aralık 2010 Cuma

Avrupa kıtasında kölelik defteri hâlâ kapanmadı

Kürtler boşanmaya kararlı

Kürtler boşanmaya kararlı

İLYAS HARFUŞ (Arşivi)

Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin, partisinin üyelerine Iraklı Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme hakkının talebi için oy kullanma çağrısı sürpriz olmadı. Bu çağrı boşuna değildi. Zira Mesud’un babası Molla Mustafa’nın Saddam rejimine karşı uzun yıllar çabasını verdiği özerk yönetimle bilinen eski Kürt hayali ve bu rejimin yıkılmasının ardından Irak devletinin temellerinin çökmesi onlar için bir fırsattı.

Korunacak bir devlet yok
Kürdistan bölgesi ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan canlandı. Hatta Irak’ın diğer bölgelerindeki güvenlik kaosundan kaçan ve yatırım imkânı arayan herkes için sığınak oldu. Irak’ta binlerce Hıristiyan semtlerini vuran şiddet dalgasından sonra Barzani’nin sığınma davetine icabet etti.
Bir zamanlar baskıyla birlik içinde tutulan Irak bugün parçalanıyor. Güneyde Şiiler isyan ederken orta bölgeler Sünni çoğunluğu koruyor ve yeni Irak’ın üzerine inşa edildiği federal temel, bazılarının ayrılma veya bağımsızlık diye tercüme ettiği bütün emelleri güçlendiriyor. Sözgelimi, yeni hükümet kurulurken yaşanan zorluklar, bazı Sünni aşiretlerin kendilerine özel bir bölge oluşturulması yönünde çağrı yapmasına yol açtı.
Barzani’nin çağrısıysa, Kürtlerin kendi tarihlerinde görülmemiş derecede iyi şartlardan beslendiği bir zamanda geldi. Irak’ta cumhurbaşkanı da dışişleri bakanı Kürt. Ayrıca Kürtlerin birçok hakkı var.
Fakat Irak’ta Kürtleri veya diğerlerini birliği korumaya teşvik edecek şartlar yok. Vatandaşların en basit haklarını sağlamaktan aciz kalan devlet kurumlarını kimse korumak istemiyor.

80 bin kişilik özel ordu
Sünniler maruz kaldıkları siyasi uzaklaştırma girişimlerinin ardından çoğunluğu oluşturdukları bölgelerde kendilerini korumaya çalışırken, Şii çoğunluğa sahip Basra da fedaral bölgesel dönüşüm amacıyla referandum yapmaya hazırlanıyor. Kürtlerin Peşmergelerden oluşan 80 bin kişilik özel bir ordu kurma eğilimini de eklersek, Irak’ın bütünlüğünü tehdit eden bölünme sahnesi tamamlanıyor.
Bölgemizde, ‘bir devletin çatısı altında kalma’nın çekiciliği son buluyor. Güney Sudan da boşanmaya hazırlanıyor. (Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi, 14 Aralık 2010)

Şirin canıma gelsin size gelen gadalar

Ortalık ‘faşizm’ lafından geçilmiyor. CHP’li Süheyl Batum’dan AKP’li Burhan Kuzu’ya, Başbakan Tayyip Erdoğan’dan Taraf Başyazarı Ahmet Altan’a ve onlarla aynı kanıda olan bilumum simaya göre öğrencilerin eyleminde de protestosunda da yumurtasında da yönteminde de ‘faşizm kokusu’ var.
Buna bir de Roni Margulies’in konuşacağı sırada Çanakkale’de yapılan yumurtalı başka bir eylemi katmak gerekiyor. O ‘yumurta performansı’na binaen de solun iktidara yakın kısmı, solun iktidara cepheden karşı olan kısmına ‘nasyonal sosyalist’, ‘ırkçı’ ithamlarını savurup duruyor.
Demek ki sapla samanı ayırma vaktidir.

Bir beyan-ı siyasidir
Yumurta atmak, domates atmak gibi, bir protesto eylemidir; saldırı değildir, şiddet hiç değildir. ‘Ben seni beğenmiyorum kardeşim’in göstere göstere belli edilmiş halidir. Dolayısıyla ‘yumurta’dan ‘saldırı’, ‘şiddet’ ya da ‘faşizm’ çıkartmak bir tek şeye hizmet eder: İktidar sahipleri adına, hükümete karşı olan muhalif duruşları boğmaya, yaftalamaya, karalamaya, muhalefet imkânlarını ortadan kaldırmanın siyasal-hukuksal zeminini hazırlamaya.
Soldan konuştuğunu sananlar adına, bu eylemlerde ‘faşizm’ ve ‘ırkçılık’ aramak, kendini solun dışına atmaya, genç öğrencileri ve sosyalistleri de iktidarın önüne bir av diye atmaya varır. Üstelik de o yumurtaları atanların ‘asla ırkçı olmadığı’nı bile bile yalan söylemekten, neticede egemenlere ve muktedirlere yarayacak bir manipülasyon ve dezenformasyon dişlisinin parçası olmaktan başka bir işe yaramaz.
Gelelim, buradan ‘faşizm’ çıkartmanın asıl sakatlığına.
Tekil davranışlardan, daha doğrusu ‘davranış’tan ‘faşizm’ çıkmaz. Bu, siyasetbiliminin alfabesidir. İnsanlar ve gruplar arası ilişkilerde zorbalıktan, gaddarlıktan, vb söz edilebilir, fakat ‘faşizm’den söz edilemez.
Faşizm, bizatihi kapitalizmin en zor ve istisnai zamanlarında başvurduğu bir siyasal rejimin adıdır. Gerisi, kara propagandadır.

İki insan arasındaki uçurum
Olsa olsa, bir ‘metafor’dan bir ‘kavram’ çıkartmaya çalışmayı gösterir. Ingeborg Bachmann bir zamanlar, “Faşizm iki insan arasında başlar” demişti ama burada iki insan arasındaki ince çizginin bir uçuruma eşdeğer olmasını da kasteden bir anlamda, kişiler arası ilişkilerin zorbalığıyla bir metaforik ilinti kurmuştu.
1980 sonrası, postmodern düşüncenin bulaştığı bir kesim solcu, bu ‘metafor’u ‘teori’ katına çıkartma cehaletine düştü. Bugünkü durum aslında, maksatlı bir cehaleti de andırmaktadır bir bakıma.

Sol içi yarılma
Bu bahsi kapatırken ben tabii ki Roni Margulies’in Çanakkale’de maruz kaldığı protestoyu onaylıyor değilim. Yazının başlığı da bir ironi içermiyor. Referanslarını ‘sol’dan oluşturan bir yazarın fikirlerinin yumurta veya boya ile kesilmesinden yana değilim. ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın “Yumurta muktedirler içindir” önermesini tamamiyle paylaşıyorum.
Önemli nokta şudur: Burada, sol içi yarılma diye anılan bir mesele var ve bu meselenin de iki tarafı. Bu iki tarafı, bir noktada aynı kefeye koymak mümkün değil.
Bir taraf, diğer tarafı AKP’nin kuyruğunda politika yapmakla, büyük ölçüde eleştirmekten imtina ederek AKP’nin yerleştirmeye çalıştığı otoriter mekanizmanın önünü açmakla, egemenler blokunun bir kanadı karşısında öbür kanadına sınırsız kredi tanımakla eleştiriyor ve bunu yaparken de kimseyi “Sen AKP’lisin”, “Sen muhafazakâr/İslamcısın” diye damgalamıyor.
Halbuki, Roni’nin sözcülerinden olduğu diğer taraf, Birgün ağırlıklı olan bloku uzunca bir süredir ve bilhassa referandum kampanyası sırasında, doğrudan ‘Ergenekonculuk yapmak’la, ‘darbeci olmak’la yaftalıyor, bu günlerde de öğrenci eylemleri ve kendilerine yönelen yumurtalı protesto sebebiyle, “Siz nasyonal sosyalistsiniz” diye, “siz ırkçısınız” diye şeytanlaştırıyor. Bu ikisi aynı kefeye konamaz.
Gönlüm Roni’nin sesinin kısılmamasından yanadır, fakat fikrim, bugün sokaklara dökülen eylemcilerle aynı dalga boyundaki sosyalistlerden yanadır.
Not: Abdullah Öcalan’ın avukatları ziyaretime geldiler. Bağımsız bir sosyalist aydın olarak dinledim, sorularını cevapladım. Çok faydalandığım bir görüşme oldu. Şu anda da Diyarbekir yollarındayım. Demokratik Toplum Kongresi’nce düzenlenecek olan ‘Demokratik Özerklik Çalıştayı’na konuk olarak katılacağım. Hem görüşmenin içeriğini hem de ‘Demokratik Özerklik, Çift Dil ve Hakikat Komisyonu’ üzerine düşüncelerimi ilerleyen günlerde okuyacaksınız.


16 Aralık 2010 Perşembe

'Türkçeyi dayak atarak öğrettiler'

'Türkçeyi dayak atarak öğrettiler'

16/12/2010 7:29

Osman Baydemir 5.5 yaşında okula başladığında, değil Türkçe, Kürtçe dışında bir dil olduğunu bile bilmiyordu. "Tabiri caizse Türkçeyi dayak yiye yiye öğrendim" diyor.

ERTUĞRUL MAVİOĞLU (Arşivi)

Bir insanın çocuğuna kendi dilini öğretememesi çok acı olmalı. Osman Baydemir, 3.5 yaşına kadar evde sürekli Kürtçe sohbet ettiği oğlu Mîr Zanyar’ın kreşe gitmeye başladıktan sonra bu dili konuşmayı nasıl bir anda reddettiğini yüzü gerilerek anlatıyor. Kürt bir babayla oğlu arasında diyalogların bir anda bıçakla kesilir gibi kopmasının ardında ‘anadil’ hoyratlığının yattığına hiç kuşku yok. Bu hikâye, Baydemir’in handiyse bebelikten kurtulunca hevesle başladığı okulda, daha ilk günden yaşadığı hayal kırıklığının başka bir versiyonu:


“Okula 5.5 yaşında başladım. Tek kelime Türkçe bilmediğim gibi Kürtçe dışında bir dilin varlığından da haberdar değildim. Ağabeyim Emin benden bir yaş büyüktü. Onu okula kaydettirmeye götüreceklerdi. Çok kıskandım ağlamaya başladım: O giderse ben de giderim. Onun kalemi, defteri, önlüğü olacak. Benim de olmalı. Köyümüzde okul yoktu. Bu nedenle Diyarbakır’a 11 kilometre uzaklıktaki diğer köye gittik. Okula vardığımızda ağlamama, sızlanmama dayanamayıp beni de okula kaydettiler.

Okulun ilk günü sınıfın kapısına geldiğimde, zemini gördüm. Mozaik kaplı ve tertemizdi. Bizde içeriye ayakkabıyla girilmez. Ayağımdaki kara lastiği çıkardım. Gün boyu tarlada koşturduğumuz için ayaklarım paramparçaydı. Öğretmeni gördüm. O kadar şıktı ki. İnanılmaz derecede güzel kokuyordu. İçimden, ‘Keşke benim annem bu olsaydı’ dedim.

Öğretmen bir şeyler anlatmaya başladı. Tek kelime anlamıyorum ama o devam ediyordu. Sonunda elimden tuttu, kapının önüne getirdi ve kara lastikleri işaret etti. Anladım ne demek istediğini, giydim. Bana bir yer gösterdi. Oturdum. Sonra izlemeye başladım. Konuşmaya devam etti. Tahtaya bir şeyler çiziyor ve sürekli anlatıyor. Ben tabii bir kelime bile anlamadığım gibi, dersteyken düşünmeye de başladım: ‘Neden geldim, ne işim var burada?’ Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım.

Yusuf Osman’a tokat at!
Kış aylarında okulda kömür sobası yakılırdı. Soba, carut dediğimiz soba kürekleri ya da şişle karıştırılırdı. Öğretmen parmaklarımızı birleştirmemizi ister ve carut ya da şişle parmak uçlarımıza vururdu. Yazın vursa o kadar acımaz ama kışın soğuk olduğu için inanılmaz acı verirdi. O yıllara dair hiç unutmadığım bir anım var: Bizim zamanımızda birleştirilmiş sınıf uygulaması vardı. O yüzden ağabeyimle aynı sınıftaydık. Öğretmen ağabeyimi tahtaya kaldırdı. Bir cümle verdi. Cümlenin içinde ‘Muzaffer’ ismi geçiyordu. Ağabeyim cümleyi tahtaya yazarken ‘Muzaffer’de tek ‘f’ kullandı.

Öğretmen ‘Osman gel, sen doğrusunu yaz’ dedi bana. Kalktım, ‘Muzaffer’i iki ‘f’ ile yazdım tahtaya. Öğretmen döndü bana ve ‘Emin’e tokat at’ dedi. ‘Atmam’ dedim. ‘Atacaksın’, ‘Atmam’ derken, öğretmen yüzüme bir tokat attı. Aslında birbirimize sürekli vururduk evde. Ama topluluğun önünde, benden bir yaş bile büyük olsa ağabeyime tokat atmam mümkün değil. Çok ayıp bir şeydir. Derken öğretmen sınıftan Yusuf isimli bir arkadaşımızı çağırdı. ‘Yusuf Osman’a tokat at’ dedi. Yusuf bir yapıştırdı bana hırsla. Öğretmen bu kez bana döndü, ‘Yusuf’a tokat at’ dedi. Ben de durur muyum, Yusuf’a vurdum. Sonra birkaç kez daha tekrarladı öğretmen bunu. Çocukluğumda yaşadığım en onur kırıcı davranışlardan biri olarak hafızamda yer etti o gün. Nihayetinde bilmediğimiz bir dil öğrenmeye çalışıyoruz. Kısacası, ortaokul son sınıfa kadar Türkçeye vakıf olamamanın sıkıntısını çok çektim. Tabiri caizse dayak yiye yiye Türkçeyi öğrendim.


Bu durum ortaokul yıllarında da devam etti. Fen Bilgisi öğretmenimiz çok disiplinli ve konusuna hâkimdi. Bir gün kendisiyle kurduğum diyalogda, ‘Öğretmenim sen’ diye hitap ettim. Soruma yanıt vermek yerine yanıma geldi, kulağımı tuttu hafifçe, incitmeden. ‘Osman’ dedi, ‘öğretmene hitap ederken siz diyeceksin.’ ‘Peki’ dedim ama neden böyle bir şey söylediğini anlamadım. Gramatik olarak bir kişiye hitap ederken ‘sen’ denilir. Böyle öğrenmişiz. ‘Sen’ tekildir, tekil olana ‘sen’ dersin. Hocanın benden istediği gramatik kurallara aykırı. Türkçeye göre, ‘siz’ demem için birden fazla kişi olması lazım karşımda. Sonra aradan bir süre geçti, bu konuşmayı unuttum. Yine bir gün derste hocaya ‘sen’ diye hitap edince, hiçbir şey söylemeden gelip suratıma okkalı bir tokat yapıştırdı ve dönüp ‘bir daha öğretmene siz diye hitap etmeyi unutmazsın’ dedi.

Kürtçe yolsuzluk!
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı oldum ve altı yıldır da bu görevdeyim. Şu anda Kürtçeden dolayı bana tokat atmıyorlar ama hakkımda belediye başkanlığı döneminde açılan dava ve soruşturmaların yüzde 70’i Kürtçe kullanımından kaynaklı. Kürtçe tebrik kartı göndermek bile suç. Açılan soruşturmaların bir kısmı da belediyenin parasını kötüye kullanmaktan. Ne yapmışım? Belediye parasıyla Kürtçe tebrik kartı bastırmışım. Buna yolsuzluk soruşturması açıyorlar. Ne kadar onur kırıcı. Aşağılıyorlar dilimi. İlkokulda tokatla boğuşurken, şimdi de yargıyla boğuşuyorum.

Bölmeyecek ama ölecek
40 yaşındayım, 17 yılını şu veya bu şekilde bu sürecin içinde geçirmiş bir insanım. İki çocuğum var. Mîr Zanyar dört buçuk yaşında, Ranya iki yaşında. Çocuklar insanın yaşamına başka bir sayfa açıyor. İnsan kendinden vazgeçip, kendini çocuklarına adıyor. Benim en büyük çelişkim, 20 yıl boyunca mücadele vereceksin ama kendi çocuğuna dilini öğretemeyeceksin. Ben şu anda böyle bir süreci yaşıyorum. Zanyar 3.5 yaşına kadar benimle Kürtçe sohbet ederdi. Sonra onu kreşe gönderdik. Çocuk kreşe gittikten dört beş ay sonra artık Kürtçe konuşmamaya başladı. Şu anda ben Zanyar ile Kürtçe konuşuyorum, o bana Türkçe cevap veriyor. 17 yıla bakıyorum, evladıma dilini öğretemiyorum. Bunu Türk halkının anlamasını rica ediyorum. Siz olsanız nasıl bir duygu yaşarsınız? Eğer okulda da bu dili öğretemezsek, Zanyar’ın yaşındaki hiçbir çocuk bu dili konuşmayacak. Bu dil bölecek denilirken aslında ölecek.

Kadınlardan öğrendim
1995-2002 İHD yılları benim ikinci üniversitemdir. İnsan yaşamının kutsallığı, insan onurunun en az yaşam hakkı kadar kutsal olduğu gerçeği benim bir nevi siyasi kişiliğimi oluşturdu. Özgürlük uğruna verdiğin mücadelede kendi yaşamından vazgeçebilirsin, ama hiçbir ideal uğruna başkasının yaşamına kastetmem. Bu benim düsturum oldu. Benim insan hakları mücadelesi içinde en büyük öğretmenlerim anneler ve kadınlar oldu. Gözaltında evladını yitiren Kürt anneleri, askerde oğlunu yitiren Kürt anneleri, cezaevinde oğlunu yitiren Kürt anneleriydi öğretmenlerim. Bir tek Kürt annesi tanımadım ki intikam istesin. Hepsine annem kadar değer veriyorum. Onlar da beni evlatları gibi görürler.

Ama aynı zamanda ben, bütün bu annelere kendimi borçlu hissettim. Ve 1 Eylül 2009’da, 150 bin kişiye, “Kürt halkının bir evladı olarak, bundan böyle bir askere gelecek kurşun, önce bana gelsin” diye seslendim. Kurşunun bana değmesiyle, Yozgatlı, İstanbullu bir ere değmesi, Hakkârili, Şırnaklı gerillaya değmesi arasında fark yok. Sadece anneler değil, orada bulunan bütün insanlar tereddütsüz alkışladılar. Ne yazık ki, batıya bu gerçeği veremiyoruz.


Bir 12 Eylül dramı
1980 darbe sürecini hatırlıyorum. O zaman 9 yaşında bir çocuktum. Köye cemseler geldi. Herkesi bender dediğimiz, harmanın yapıldığı meydana topladılar. Kadın ve çocuklarla erkekleri ayırdılar. Sonra erkekleri de ikiye ayırdılar ve orta yaşlıları gençlerin sırtlarına bindirdiler. Bu şekilde meydanda tur attırdılar. O esnada tamamının başları, ağızlarını kapatacak şekilde tülbentle örtülü kadınlar, ellerini göğüslerinde birleştirmişler donuk bir ifadeyle kocalarına bakıyorlardı. Kadınların gözlerinden yaş aktığını gördüm. Ama bu yaşananlar bana ve yaşıtım çocuklara çok komik geliyordu.

Bir kısım insanın sırtında başka insanlar var. Komik bir durum. Ağlamakla gülmek arasında gidip geliyordum. Ağlamalı mıyım, gülmeli miyim? ‘Sergo’ deriz hayvan gübrelerinin toplandığı yere. Askerler emir verdi, sırtlarında yaşlıları taşıyanlar, hayvan gübrelerinin içine girdiler. Bir yandan orada duruyorlar, bir yandan birbirlerine tezek sürüyorlardı. O zaman ben de ağladım. Köydeki silahları teslim etmeleri isteniyordu. İlk defa o gün düşündüm, ‘bunlar kötü şeyler yapıyorlar’ diye...

Yaşlı bir adam ağlarsa...
Ben ortaokul yıllarındayken ailem ekonomik olarak çok büyük sıkıntı içindeydi. Bir yıl, kış ayının tam ortasında değirmene gönderecek buğdayımız bile kalmadı. Buğday yoksa un olmaz, un yoksa ekmek olmaz. Babam çok gururlu bir insandı. Kimseden hiçbir şey istemezdi. Annem çaresiz, babamın Mustafa adındaki bir dostuna gizlice haber göndermiş: “Buğdayımız bitti ama Mehmet gurur yapıyor, kimseyle paylaşmıyor.” Bir gün traktör dolusu buğday geldi. Mustafa amca, “Mehmet” dedi; “benim ambarım su alıyor, bu buğdaylar sende kalsın. Önümüzdeki yaz, ürününü kaldırdığında bana iade edersin.”

Babam hiç bozuntuya vermedi. Hasat zamanında iade edeceğini söyledi. Mustafa Amca gittikten sonra, ilk defa babamın ağladığını gördüm. Kahvesini içerken ağlıyordu. O zamandan sonra, ne zaman yaşlı bir erkeği ağlıyor görsem, kendimi tutamıyorum. Dayanamıyorum, ben de ağlamaya başlıyorum.